tds_thumb_td_300x0
Gain Dizisi ”Kurtuluş Lisesi” İncelemesi

Öncelikle hepinize merhaba! Nasılsınız? Umarım keyifler yerindedir. Değilse de umarım yakın zamanda yerine gelir…

Bu yazımda sizlere Türkiye’nin ilk Japon manga uyarlaması olan orijinal Gain dizisi “Kurtuluş Lisesi” eşlik edecek.

Format Koordinatörlüğünü benim de zamanında eğitim aldığım ve yaptıkları işleri 4 senedir çok yakından takip ettiğim HECE Medya üstlenmiş. Yapımcısı ise eskilerin jön oyuncusu Tolgahan Sayışman’ın kurduğu “Han Medya” Yönetmen koltuğunda Müge Uğurlar otururken senaryoyu Makbule Kosif ve Gülsev Karagöz yazmış.

Dizinin kadrosunda ise Miray Akay, Aslıhan Kapanşahin, Aslıhan Karalar, Cansu Sabancı, Erdem Şanlı gibi genç yetenekler yer alıyor.

Ben dizinin afişlerini ilk gördüğümde isminden ve yüzü çamur lekesiyle kaplanmış öğrencilerden dolayı eskilerde geçen bir dizi sandım. Yani tarihsel savaş konuları işlenmiş sandım ve ilgimi çekmedi. Lakin bir süre daha paylaşımları karşıma çıkınca konusunu da okudum ve ilgimi çekti.

Yukarıda da belirttiğim gibi dizi orijinal Gain platformuna ait bir dizi ve 1 sezon 12 bölümden oluşuyor.

Şimdi gelelim dizinin konusuna :

Klasik lise film ve dizilerinde karşılaştığımız bir okul ortamı görüyoruz aslında. Bir tane oldukça zengin ve havalı kız, kızın ise yanında iki tane aynı havada gezen yardakçıları. Bir tane de o kızlar tarafından eziklenip hor görülen fakir, kendi halinde takılan bir kız.

Bu üçlü, fakir kızla sürekli alay edip psikolojisinin içine ederken ilahi adaletin hayatlarına girmesi çok uzun sürmüyor.

Okulda öğretim elemanlarının düzenlediği bir kamp seyahatiyle başlıyor hikaye. Bu kampta öğrencilerin hepsi davranış notu alacak. Etkinlikle karışık kısa süreli tatil gibi anlayacağınız.

Öğrenciler otobüse binip yola çıkıyor. Ek sefere mecbur bırakılan uykusuz ve sinirli otobüs şoförünün uyuya kalarak arabayı yanlış yola saptırmasıyla korkunç bir kaza meydana geliyor öğrencilerin büyük bir çoğunluğu vahşice hayatını kaybediyor.

Hayatta kalan tek kişiler ise şımarık kızın iki yancısı olan Nehir ve Beste; annesi olmadan hiçbir şey yapamayan adeta kavanozda büyütülmüş Defne; anne ve babası hayatta olmadığı için kardeşlerine bakmak zorunda kalıp güçlü olmak zorunda bırakılan çalışkan Yaren; Okulda sürekli aşağılanan, alkol bağımlısı babasından sürekli dayak yiyen psikolojisi bozuk olan fakir Asiye…

Hikayemize bir sürü öğrenciyle başlasak da bu grup ile devam ediyoruz.

Kazadan sonra Nehir ve Beste şok içinde etrafa bakıp korkudan titrerlerken grubun şımarık kızı Melis’in cesedini bulduklarında deliriyorlar. Bunu gören Asiye’nin keyfine denecek olmuyor. Çünkü artık kendisine sürekli psikolojik şiddet uygulayan, yerinde olsaydım intihar ederdim ölürdüm gibi acımasız şeyler söyleyen kız artık ölü. Bu durum Asiye’ye müthiş bir keyif veriyor ve kartlar bu oyunda yeniden dağıtılıyor.

Ben bu feryat yakma sahnelerinde ve karakter anlatısı kısımlarında Aslıhan Karalar’ın oyunculuğunu çok beğendim. Zaten genel olarak Miray Akay, Aslıhan Kapanşahin ve Cansu Sabancı başta olmak üzere gençlerin karakterlerini bu denli pekiştirip sahnelerde paslaşmaları çok akıcıydı. Kızların oyunculuğuna denecek yok.

Asiye, okulda öğretmenleri Nedim’in ekim için verdiği orakla tüm kontrolü ele alıyor ve hayatta kalanları kendine kukla olarak seçiyor. Herkes bir süre orak Asiye’de olduğu ve canları tehlikede olduğu için Asiye’ye boyun eğiyorlar. Tabii bu esnada sadece Asiye’nin değil, grubun diğer üyelerinin de başlarına gelen olaylardan sonra içlerindeki karanlık yönler açığa çıkıyor.

Hikayenin ilerleyen sürecinde her türlü duyguyu yaşamanız mümkün. Özellikle genç oyuncuların performansı o kadar iyiydi ki adeta oyunculuk resitali izlediğimi söyleyebilirim. Bu film ve dizi işlerinin teknik kısımlarıyla ilgilenen radyo ve televizyoncu olarak diziyi izlediğim süreçte bir an olsun onları oyuncu olarak düşünmedim, karakterleri öyle inandırıcı ve akıcı oynamışlar kanımca.

Ayrıca bence oyuncuların rol yaptığı sahneler çok zor. Sürekli yapay kan ve çamur içindeler, ıslanıyorlar, pisler, dağ bayır çıkıp durdukları için sürekli hareket halindeler yorgunlar ama hiçbir performans kaybı yaşamamışlar. Hepsi adeta dizi sürecinde gerçek kimliklerinden tamamen sıyrılıp karakterlere kendilerini adamışlar.

Benim dizide eleştireceğim iki nokta var. Bunlardan bir tanesi şımarık kızın Asiye’yi ezdiği sahnelerin yapaylığı…

Mesela benim aklımı tırmalayan en elzem şey “Bu kız neden Asiye’den bu kadar nefret ediyor? Bu denli nefret besleyip acımasız davranması için Asiye’nin bir vukuat işlemiş olması gerek.” Sorusuydu. Yani kızın yaptığı zorbalık öylesine ufak darbeler de değildi. Eni konu saf bir nefret besliyordu Asiye’ye karşı. Bu ikili arasındaki çatışma bayağı havada kalmış.

İkinci olarak ise bölüm girişlerinde yer alan seslendirmeler… Oyunculuklar çok keyifli olsa da klip havası veren bölüm girişi sahnelerinde karakter kendini seyirciye anlatırken hayatını değil de önünde yer alan bir kitaptan metin okuyor gibiydi. Oysa görüntü olarak sahneler şahaneydi. Bu özellikle Selim karakterinde çok göze batıyordu. Seslendirme kısmında Selim karakterinin diksiyonu çok eksikti ve asla duygu geçirmiyordu. Kızların seslendirmelerinde bu kadar göze batan bir durum yoktu.

Ayrıca karakter hikayelerini ne kadar beğensem de Selim karakterinin acımasızlığı çok zayıf işlenmiş. Babası komutan olan her erkek çocuk şiddete eğilimli büyümek zorunda değil. Bu biraz talihsiz bir işleyiş olmuş. Özellikle komutan babanın çiftliklerindeki tavuğu boğazından kapıp “Güçlü olmak” adı altında hayvanı yok yere öldürtmesi beni çok rahatsız etti. Çünkü altı boş ve aşırı gereksiz bir sahneydi.

Yani özetle, sadece Selim karakterini ve hikayesini beğenmedim. Bana geçmedi.

Beste, Nehir, Yaren, Defne ve Asiye’nin hikayesi gayet iyi işlenmişti. Sadece zayıf gördüğüm bir nokta, Asiye’nin eziyet gördüğünü izlediğimiz bir sekansta Nehir’in ona bakarken kendi eziyet gördüğü zamanı hatırlamasıydı. Ormanlık alanda olaylar geliştiği müddette Asiye ile buzları erittiği süreçte kendi zorbalanma geçmişinden bahsetseydi karakterin hiç havada kalan yanı olmazdı. Nehir’in havada kalan tek yönü buydu kanımca. Başrol ve en dikkat çeken karakterlerden biri olduğu için havada kaldığını düşündüğüm kısım biraz gözüme battı ama çok büyük eksik değildi yine de.

Ek olarak güç kavramı da güzel işlenmiş kanımca. Asiye sadece orak elindeyken diğerlerine büyük öz güvenle meydan okurken orak karşı tarafa geçince saniyeler içinde okuldaki ezik Asiye’ye dönüyordu. Orağı eline alıp meydan okuyan herkes bambaşka birine dönüşüyordu.

Dizi genel olarak arkadaşlık ve zorbalık üzerinden gayet başarılı işlenmiş. Çok spoi verip tadı kaçırmak istemediğimden uzatmayacağım. Detay vermediğim enfes sahneler var.

İzlemenizi kesinlikle öneririm. Özellikle macera ve dram türünde gençlik dizileri seviyorsanız…

Benden şimdilik bu kadar. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Görüşmek üzere.

3391 KM Film Yorumu

Hepinize tekrardan merhaba sevgili yazmaktaolan okuyucuları. Bu yazımda sizlerle Beyza Alkoç’un 3391 Kilometre isimli çok satan romanından uyarlanan aynı isimli sinema filmi hakkındaki yorumumu paylaşacağım.  

Ama şimdiden uyarayım, fazlasıyla objektif olacağım. Filmi çok fazla sahiplenip eleştiri kabul etmeyenlerdenseniz yazının devamını okumanızı önermem

Ben diğer Wattpad kullanıcıları gibi sitede binlerce kitap okuyup aynı şekilde binlerce yazar tanıyan bir okur değilim açıkçası. Beyza’nın kalemi ile 3391 Kilometre kitabıyla tanışmıştım. Wattpad’de okurken çok etkilenmiş ve kitap olmasını istemiştim. Kitap olduktan sonra inanılmaz sevinmiş ve hemen satın alıp başucu kitabım yapmıştım.  

Ardından 3391 Kilometre’nin ikinci serisi olan Sıfır Kilometre çıkmıştı ve onu da büyük zevkle okumuştum.

Bu Wattpad yazarlarının kitaplarının film olma furyası başladıktan sonra ben 3391 kilometre’yi film olarak görmek çok ama çok istemiştim. O dönemler özellikle sinemaya olan tutkum da filizleniyordu.  

Beyza’nın Kalp Muhafızı hariç tüm eserlerini okumuş bir okuru olarak film olarak görmek istediğim tek eseri 3391 Kilometre idi. Neden bilmiyorum bu hikayenin kaç yaşımda olursam olayım içime dokunan bir tarafı vardı. 19 yaşımdayken de çok seviyordum şimdi 25 yaşındayım hala benim için çok özel bir hikaye. Ama kitapta…  

Gelelim film yorumuma.  

Tabii ki bu film bir ‘uyarlama’ olduğundan ötürü yüzlerce sayfa olan bir kitabı 2 saatlik beyazperdeye aktarmak çok kolay olmayacaktı. Öncelikle bu durumun farkında olalım.  

Asıl en önemli soru olan ‘kitabın enerjisi filmde var mıydı?’ diye soracak olursanız ben yarı yarıya evet demek istiyorum. Peki neden yarı yarıya?  

Kitaptaki uzun uzun repliklerden ve süreçlerden tamamen bağımsız olarak benim Ege ve İzmir’den sinema perdesinde beklediğim şey aralarındaki o çekingenlik, aidiyet ve tutkuyu dibine kadar görmekti. Ama maalesef ben tutku hariç başka bir şey pek göremedim…  

İzmir ve Ege yüz yüze görüşmeden önce, sosyal medyadan tanışıp konuşmaya başladıkları ve hatta ilk sesli ve görüntülü konuşmaya başladıkları süreçte çok tatlı işlendi hikaye. Yani kitaptaki her satır gözümün önünden geçti ve çok duygulandım. Buraya kadar hiçbir sorun yok. İkilinin ayrı yerlerde hayat sürerken başlarına kötü bir şey geldiğinde telefondan müdahale edemedikleri için yaşadıkları çaresizlik de gayet iyi işlenmişti. Yani kısacası telefon üzerinden iletişim sağladıkları süreç 10 numaraydı.  

Tabii bu süreçte İzmir’in pat diye ailesinin ölüm haberini alıp bu kadar kısa sürede toparlanması dolayısıyla aile kaybı hissi olarak bana çok geçemedi. Ha burada kesinlikle oyuncusuna bir lafım yok Derya Pınar Ak her sahnenin altından mükemmel kalkmış oraya değineceğim az sonra. Sadece 1 saat 49 dakika içerisine tüm olayları yaymak için belli ki çok uzun işlenemedi o süreç  

Ege’nin hayatı hakkındaki gerçekleri İzmir’e açtığındaki o çaresizliği çok dokunaklıydı. Haktan’a da burada iltifat edeceğim o sahneyi çok güzel oynamış. Ege’nin yalnızlığını dibine kadar hissettim psikolojik sahnelerin altından başarıyla kalkmış gerçekten.  

İzmir’in Ege’nin öldüğüne inanmayıp pılını pırtını toplayıp Paris’e gitmesinin ardından kavuşma sahnelerinin bu kadar basite indirgenmesi beni çok üzdü. Yani kavuşma sahnesinde en azından arkaya bir müzik girmesi ve karakterlerin birbirine şaşkınlık içerisinde bakmasını görmek çok isterdim. Sanki 8 aydır sosyal medyadan tanışıp ilk kez yüz yüze görüşmemişler de rutin bir tartışma içindeler gibi hissettirdi o sekans.  

Ayrıca İzmir ve Ege telefonla görüştükleri süreçte İzmir onu Can Doğan olarak bilirken Ege’ye adıyla seslenen kadının kim olduğu da havaya karıştı. İzmir’in orada “Ege kim ya?” diye sormakla birlikte ek olarak “O kadın kim ya?” diye de sorması gerekirdi diye düşünüyorum. 

Yüz yüze karşılaştıkları ilk anda sahne ilk görüşme konusu olarak çok ruhsuz ilerledi. İzmir Ege’nin ölme ihtimalinden oldukça korktuğu için bir güzel öfkesini kustu haksız da sayılmazdı. Sonraki sahnede ikili yağmur altında ıslanmak için balkona çıktıklarında en duygulanmam gereken sahne bana hiç geçmedi. İlk öpüştükleri sahne orasıydı ve sanki daha önce elli kez öpüşmüşler gibi bir enerjileri vardı. Özellikle “İzmir Ege’yi öper ve Ege’nin içi gider” repliğinin benim hislerimdeki karşılığı çok derin ve naif. Ama Ege bunu sahnede çok basit bir şeymiş gibi söyledi. Ses tonunda duygu yoktu. Daha çok komik bulduğu bir şeyi İzmir’e söyler gibiydi.  

Filmde genelde olaylara ağırlık verilmişti. İzmir ve Ege’nin birlikte olduğu romantik sahneler genelde hep müzik altıydı. Ve ben Ege ve İzmir’in ilk defa yüz yüze gelmelerine rağmen hiç çekingenlik göstermeden kırk yıllık sevgililer gibi tutkulu bir temas halinde olmalarına da epey şaşırdım. Yani ikili başlarda göz göze bakışsalar, el ele tutuşup gülüşerek birbirlerini hissedip alıştıktan sonra tutkulu temaslara geçseler çok daha duyguyu geçirirdi bana.  

Üst kısımlarda İzmir’in ailesini çok hızlı kaybedip çok hızlı atlatmasından bahsetmiştim devam edeceğim o kısımdan. Ege’nin İzmir’i yüzleşmesi için evine götürdüğü sahnede İzmir’in ailesiyle birlikte çocukluğundan parçaları Cem Adrian – Kül şarkısı eşliğinde görmesi beni çok yaraladı ve duygu ilk defa o sahnede geçti bana. Ağlayacaktım kendimi çok zor tuttum. Derya Pınar’ın o sahnedeki oyunculuğunu bambaşka sevdim.  

Ayrıca İzmir ayağından yaralanıp Ege’nin ailesinin evine gittiğinde meşhur Lena’yı gördük. Ve görmüşken felenkop sahnesini çekmeyip direkt atlamaları hoşuma pek gitmedi. Çünkü hikayeyi naif kılan ögeler bunlardı kanımca.  

Müslüm Gürses şarkı sahnesi beklentimi bayağı karşıladı. Üstelik o sahnede kitabın yazarı Beyza Alkoç ve eşi Hakan Aydın’ın yer alması da çok tatlı bir detaydı.  

Spoiler olmasın diye sahne sahne yorum yapmayacağım ama genel manada hikaye akışı hakkında söylemek istediklerim bu kadar.  

Gelelim oyunculuklara…  

Ben Ege için Ahmet Haktan Zavlak’ı çok istemiştim çünkü görüntü olarak hayalimdeki Ege idi ama doğruyu söylemek gerekirse yönetmen sebepli mi yoksa oyuncu sebepli mi bilemiyorum, karakterin duygusunu çok alamadım Haktan ile. Ha aldığım sahneler oldu tabii ki, özellikle telefonla iletişim sahnelerinde hiçbir eksik yoktu tam bir Ege idi. Ama ne olduysa yüz yüze görüşme sahnelerinde Ege Haktan’dan koptu gitti ama bir kısmını bıraktı. Ama oyunculuk özelinde İzmir karakteri için Derya Pınar’a eleştiri yapamayacağım çünkü her sahnesine bayıldım… Mimikleri, ses tonunu kullanışı, duygu geçişleri… Derya gerçekten tam anlamıyla İzmir olmuştu. Haktan da Ege’yi iyi taşımış ama eksikleri var diye düşünüyorum.  

Benim düşüncem şudur ki, filmde hikaye bu kadar hızlı işleneceğine görsele dökme işi bir tık daha uzasaydı da dijital platforma 30’ar dakikalık bölümler olacak şekilde bir dizi yapsalardı on numara olurdu diye düşünüyorum. Çünkü koca bir kitabı uyarlama bile olsa 2 saat gibi bir zaman dilimine sığdırmak çok kolay değil özellikle okurları memnun etmek üzerine kurulu bir işse… 

Film mi kitap mı diye soracak olursanız hiç düşünmeden tabii ki kitap derim.  

Elbette yine de filmde emeği geçen herkesin emeklerine sağlık. Film kötü değildi asla, gayet güzeldi. Ama mükemmeldi tam görmek istediğim şeylerdi, etkisinden çok zor çıkarım diyemeyeceğim. Sinema ne kadar en büyük tutkum olsa ve onları beyazperdede görmek istesem de izledikten sonra fikrim değişti ve dijitalde dizi olarak işlense daha iyi olurdu sanki durumuna evrildi.  

Benim film hakkındaki yorumlarım bu kadar. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Başka yazılarımda görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın.

Kızılcık Şerbeti’nde ne izledik? | İnceleme

Herkese uzun zaman sonra tekrardan merhaba 🙂 Bugün 2 hafta kadar önce başlayıp, neredeyse yemeden içmeden sürekli izleyip güncel bölümüne kadar bitirdiğim Kızılcık Şerbeti dizisinin son yayınlanan bölüm analizi ile sizlerleyim. 

Ben normalde pek dizi izleyen birisi değilim, genelde başlayıp bittiği için en fazla 2 saatlik filmler izler geçerdim. Özellikle Türk televizyonu dizileri beni çok yorardı lakin konusu asla sıkmayan, aksine oldukça anlamlı mesajlar içeren ve aynı zamanda eğlenceli ve sürükleyici olan Kızılcık Şerbeti dizisine başlayana kadar…  

Kızılcık Şerbeti dizisi her yapımın özellikle Türkiye gibi bir ülkede yapmaya kolay kolay cesaret edemeyeceği bir dizi. Çünkü dizi Muhafazakarlık ve Sekülerlik arasında mekik dokuyor ve birbirinden farklı bir sürü karakter var. Ve dizideki kadın karakterler, özellikle Kıvılcım takımı asla herhangi bir erkeğin kendilerini ezmesine izin vermiyor. Malum bizim yapımcı ve senaristlerimiz çoğunlukla erkeklerin hüküm sürdüğü diziler yazıp izleyene sunmayı sever…  

Bu yorum içeriği aslında biraz da dizinin genel atmosferinin bende uyandırdığı etkiyi de barındıracak gibi. Çünkü epey konuşasım var dizi hakkında. 

İzleyenlerin yakından aşina olduğu gibi dizide farklı kültürlere ait iki farklı aile var. Bu aileyi normalde kıyamet kopsa kimse bir araya getiremez lakin bir ailenin oğlu, diğerinin ise kızının arasındaki aşk sayesinde bir şekilde birbirlerinin hayatına dahil olduklarını görüyoruz.  

Tabii burada kız tarafı asla bu evliliğe sıcak bakmıyor ama gelin görün ki zaten mecbur o evlilik olacak çünkü Doğa hamile 🙂  

Hadi el mecbur kızı ve oğlanı evlendirdik, ikisi de birbirlerine deli gibi aşıklar, üstüne üstlük bir de ortada doğacak bir bebek var, sonuç olarak çiftimiz Doğa ve Fatih aşklarının ve bebeklerinin heyecanı sayesinde gerçekleri görmek istemeyecek kadar kör durumuna düşüyorlar.  

Kıvılcım ne kadar bu evlilik olmamalı, o bebeği aldırmalıyız diye yırtınsa da Doğa bu bebeği doğurmakla ve bu evliliği gerçekleştirmekte kararlı.  

Dizideki tüm detaylar o kadar ince ve sürükleyici işlenmiş ki insan 2,30 saatlik diziyi izlerken bile olaydan kopup bunalamıyor kanımca. Çünkü bu kadar saatin içine bu kadar sürükleyici ve birbirini tamamlayıcı sahneler çekmek kolay bir iş değil.  

Bu iki bambaşka dünyalara ait olan aile Doğa ve Fatih sayesinde birleşince asıl tehlikenin sadece Doğa ve Fatih’in birlikteliği olmadığını anlamaya başlıyoruz.  

Bir taraftan Muhafazakar oldukları için aileyi küçümseyen Kıvılcım’ın onlardan çok farklı olduğu için çat diye o aileye ait olan Ömer’e aşık olup evlenmeleri, diğer taraftan Arslan ailesinin teyzesi olan Alev’in Abdullah’a olan aşkı derken kurulu bombalar yavaştan patlamaya başlıyor. Tabii her iki aile içinde olan her olumsuz olay evlendikten sonra aralarındaki iplerin kopmaya başladığı Doğa ve Fatih’i de etkiliyor.  

Doğa ve Fatih evlendikten sonra birbirlerini aslında çok da tanımadıklarını fark ediyorlar. Çünkü bir insanın sadece kendisini tanımak aslında o insanı gerçekten tanımaya yetmiyormuş, o insanın içinde yetiştiği aileyi de tanıyınca kişiyi asıl o zaman gerçekten tanımaya başlıyormuşsun. Bunu her iki taraf öğrense de iş işten geçmiş oluyor.  

İki aile içindeki kültür ve fikir uyuşmazlığı çatışmaları devam ederken bu sefer daire daha çok daralıyor ve Doğa ailenin kaostan beslenen ilk gelini Nilay ile uğraşmak zorunda kalıyor. Ki zaten ailedeki çoğu arızanın temeli de o 🙂  

Diğer izleyenler ne düşünür tam bilemiyorum ama bana sorarsanız ben Nilaya sinir olan kesimden değilim ve bu Nilayın eğlenceli bir karakter olmasından da kaynaklanmıyor.  

Nilay cahil bir kadın. Geldiği aileyi ve büyüdüğü ortamı bilmiyoruz ama belli ki Nilay karakterinin yaptığı tüm çocukça davranışların altında değersizlik, sevgisizlik ve her söylediğiyle alay edilip özellikle Nursema ve Doğa tarafından dışlanmanın verdiği üzüntü yatıyor. Doğa o eve ilk gelin geldiğinde hemen kendi içinde rekabete başlamıştı bile, çünkü Doğa onun için ailenin tek ve en değerli çocuğuna getirilen kardeş gibiydi. Mesela Nilay kendisini dolandırmak üzere olan, dini kullanarak zengin kişilerden para kopartmaya çalışan falcı kadının ona Doğa’nın bebeğini düşürmesi için verdiği ilacı Doğa içmek üzereyken kendisi de anne olmaya hazır bir kadın olarak bunu vicdanı kaldırmadı ve içmesine engel oldu. Burada aslında özellikle hamile kaldıktan sonra vicdanının sesini daha net duymaya başladığını öğrenmiş oluyoruz.  

Diğer karakterlerden detaylı bahsetmeyeceğim çünkü zaten hepsi olduğu gibi. Alt metninde farklı şeylerin yattığını düşündüğüm tek karakter olduğu için Nilay parantezini biraz açmak istedim.  

Son bölümden bir öncekinde Doğa Fatih’ten intikam almak isteyerek başka biriyle birlikte olduğu yalanını söylediği anda Fatih’in devreleri attı. Burada anlamış oluyoruz ki gerçekten erkekler bazı şeyleri kendilerine reva görürken kadınlar aynısını yapınca, hatta yapmayı geçtim yaptıkları yalanını söyleyince bile nasıl deliriyorlar… Erkeklerin kendilerini bu derece üstün görmeleri bana çok komik geliyor. Beyler kabul edin, bazı konularda bir kadının tırnağı bile olamazsınız.  

Neyse, küçük bir feminist atak geçirdikten sonra devam edelim yorumumuza 🙂  

Yayınlanan son bölümde Ömer hastalığını saklamak için başkasına aşık olduğunu söyleyip Kıvılcım’dan ayrılırken Nursema belki de hayatında ilk defa kendisine karışmaktan asla geri durmayan babasına başkaldırdı. Bu arada ben Nursema karakterini gelişimini çok keyifle izliyorum ve çok güzel işlendiğini düşünüyorum. Karakterin ilk bölümlerde sahip olduğu seküler kesime karşı olan birçok önyargısı kendi yaşadıkları ile doğru orantılı olarak kırıldı. Doğa’nın ailesine, en çok da Alev’e sinir olurken yaşadığı korkunç koca travmasından sonra aslında dış görünüşün tamamen bir yanılgı olduğunu öğrenmiş oldu. Alev oldukça modern giyinen bir kadın olduğu için sürekli yakışık almayan ithamlarda bulurken, Alev ve Doğa onun hayatını kurtarınca önemli olanın kendisine yapılan davranış olduğunu öğrenerek bazı gerçeklere karşı gözü açılmış oldu.  

Mesela Nursema çok zengin bir ailenin kızı, bu yaşına kadar yediği önünde yemeği arkasında büyümüş ama yaşantısını gördüğümüz üzere paranın bazen temel ihtiyaçları karşılamak hariç çok da fazla bir şey ifade etmediğini anlamış oluyoruz. Biz gençler bile ailemiz yaptığımız bazı şeylere karışınca “Ben artık kocaman oldum, karışma yeter!” diye isyan bayrağı çekerken Nursema 30 yaşında bir kadın olarak büyüdüğü evde birey olmayı henüz tadamamış, ailenin kuklası gibi olan içine kapanık suratsız bir kadındı. Ama sevdiği adam ile evlenip ailesinin modern diye bir sürü kötü niyetli etiket yapıştırdığı Alev ve Doğa’nın kendisine yaptığı iyiliklerden sonra o yaştan sonra hayatın gerçeklerini öğrenmeye başlayınca her şey değişmeye başlıyor.  

Ayrıca dizi sadece bazı şeyleri anlamlı kılmakla da yetinmeyip biz izleyenlerin karşısına oldukça keyifli karakterler de çıkartıyor. Mesela dolandırıcı Kayhan… Benim daha cümle kurmasına gerek kalmadan, yalnızca ekranda gördüğüm an itibarıyla gülmeye başladığım bir karakter. Kayhan’ın pek derin bir hikayesi olduğunu sanmıyorum. Dümdüz dolandırıcı bir eski eş. Tabii ilerleyen bölümlerde ne olur onu bilemem.  

Açık söylemek gerekirse dizide şu an Doğa ve Fatih’in hikayesi beni çok heyecanlandırmıyor. Doğa’nın hamilelik sürecinde sanki bir tık daha fazla aksiyon vardı, şimdi bu Doğa’nın aldatma yalanı, Fatih’in inanmayıp araştırmaya kalkması biraz daha pasif ilerliyor. Fatih Doğa’nın boşanma avukatı ile görüştüğünü öğrendi tamam ama buna şaşırması bana enteresan geldi çünkü boşanacakları belliydi. Ya da diğerlerinin ilerleyişi daha aktif olduğu için bana öyle gelmiş de olabilir. Şu an bana en çok seyir zevki veren olay Alev ve Rüzgar arasındaki ilişki. Ya da biz ona Alev, Apo ve Rüzgar üçlüsü arasındaki kaos da diyebiliriz… 

Son bölümde Ev ve Rüzgar’ın yakınlaşıp Alev’in önerisiyle evlilik kararı aldığını görüyoruz. Tabii bu karar ikili çok aşık olduğu için mi? Tabii ki hayır. Çocuklarının 35. Yıl dönümleri için kendilerine yemek organizasyonu kutlaması yaptıkları Apo ve Pembe’nin inadına… Yani küçük bir Apo’yu kıskandırma operasyonu diyebiliriz.  

38. Bölüm sonu Alev ve Rüzgar’ın söz kesimi olurken bitti. Aile büyüğü erkek olarak seçilen Alev’in deyimiyle “Apo” Rüzgar ve Alev’in yüzüklerine bağlı kurdeleyi kesmeye çalışırken Abdullah Alev’in yardım istercesine “Bir şey söyle” demesinden sonra Pembe’ye dönüp ona seslenmişti. Şimdi yüksek ihtimalle herkes “Aha kesin Abdullah söyleyecek ve ortalık fena karışacak” diye düşünüyor ama ben öyle düşünmüyorum.  

Abdullah o kurdeleyi bir türlü kesmeyi beceremediği için Pembeye “Pembe hanım, makas kesmiyor.” Diyecek 🙂 Hatta bir ihtimal Rüzgar esprili kişiliğini ortaya koyarak “Tamam dostum paranı sonra veririm şu an üzerimde nakit yok ne olur kes de bitsin şu fasıl” gibilerinden bir laf edecek gibime geliyor. Çünkü genelde eğer bir kaos yaratılacaksa bu bölüm sonlarında saklanan bir gerçeğin itiraf edilmesiyle, bunu duyan karakterin ise yüzündeki şok ifadesinin detay çekim alınıp ekranın kararmasıyla biter. Bir rtv ve film yapım öğrencisi olarak benim gözlemim bu şekilde. Tabii yanılabilirim de, sadece bir tahmin.  

Evet bu yazı bu kadardı. Genel yorumumla 38. Bölüm yorumunu en kısa şekilde birleştirmek istedim. Umarım okurken keyif alırsınız. Teşekkür ediyorum. Bir sonraki içeriğime kadar kendinize iyi bakın. Görüşmek üzere…  

Yaz Şarkısı’nı Neden Sevdik?

Hepinize merhabalar! Bu yaz başladığım ve çok beğendiğim bir dizinin yorumuyla karşınızdayım.

Ben normalde pek tv dizisi izlemeyi sevmem. Özellikle yaz dizilerinin konusu ve işleniş şekli hemen hemen aynı olduğu için hiç dikkatimi çekmez. Ancak geçtiğimiz günlerde twitterda gördüğüm birkaç Yaz Şarkısı editleri beni yakaladı…

Sosyal medyada özellikle Yaz ve Murat’ın editleri çok dolaşıyor. Ben de yakın zamanda onlardan birine denk geldim. Murat’ı canlandıran Efekan Can Öğretmen dizisinden beri oyunculuğunu sevdiğim bir aktördü. Nilsu Berfin Aktaş’ı ise Kuzey Yıldızı dizisinden biliyordum ve oyunculuğunu beğenip takip ediyordum. Ve özellikle sanırım Yaz Şarkısı projesi Nilsu’nun Karadenizli bir karakteri oynadığı ikinci projesi. Daha varsa da diğerlerini bilmiyorum.

Dizinin hikayesi KM müzik isimli bir müzik şirketinde şirketin patronu olan sanatçı Kemal’in sosyal medyacısı Yaz’ın keşfedilme yolculuğunu ele alıyor aslında. Yaz ne kadar şirkette sıradan bir sosyal medyacı olsa da aslında keşfedilmemiş bir sanatçı.

Şirketin şarkı yazarı ve bestecisi olan Murat ise Yaz’a aşık. Üstelik bu şarkı söyleme yeteneği ortaya çıkmadan, sıradan bir sosyal medyacıyken bile…

Yaz ise şirketin patronu olan artist Kemal’e aşık. Bir yandan da Yaz, vefat eden babasının şarkılar türküler yazdığı defteri hep yanında taşıyor ki bir gün belki değerlenip babasının gerçekleştiremediği hayali kendisi babasının adına gerçekleştirebilir diye. Zaten o şirkette işe girmesinin en sağlam sebebi de bu.

Tabii bu kısımda araya gizem giriyor. Dizi, Yaz Karadeniz yaylalarında arkadaşlarıyla geleneksel şarkı eşliğinde dans ederken baktığı köprüde babasının birisi tarafından dereye atılmasıyla başlıyor. Acaba babasını kim dereye attı ve atanın sebebi neydi? Normalde yaz dizilerinde bu tür gizemler ve derin hikayeler olmaz. Bunun olması çok büyük artı.

Dizideki karakter tasarımları benim çok hoşuma gitti. Yaz’ın annesi olan deli Emine, Emine’nin sağ kolu olan ve şiveli konuşmasını çok beğendiğim Sema, Yaz’ın eğlenceli ve güzellik bağımlısı teyzesi Fındık Fadi…

Dizinin derin ve gizemli hikayesi akarken bu karakterler kendi özellikleriyle hikayeyi çok akıcı kılıyor. Oya Başar ve Yeşim Ceren Bozoğlu gibi değerli oyuncular ise diziye renk katıyor.

Şimdi gelelim ship seçimine! Dizinin severleri sosyal medyada YazKem ve YazMur olarak ikiye ayrılmış vaziyette. Ama çoğunluk YazMur’dan yana. Ve evet, ben de YazMur’dan yanayım. Kendi sebebimi açıklayayım :

Yaz şarkı söyleyene kadar Kemal tarafından hiçbir zaman fark edilmedi. Yaz sürekli Kemal’in peşinde koştu ve ona yakın olmaya çalıştı. Kemal ise Yaz’a hiç dikkatli bakmadı. Yaz onun için sıradan bir insandı. Hatta öyle ki ayrı kişilerle yemek için dışarı çıktıkları gece kokoş sevgilisi Yaz’a sürekli ters laflar etmesine ve kötü laflar edip kavga çıkartmasına rağmen bu durumdan Yaz’ı suçlu tutup gözünün yaşına bakmadan pat diye işten kovdu. Bu kadar önemsizdi Yaz kendisi için…

Ama Murat öyle mi?

Murat’ın gözü hep Yaz’daydı. Arada çalıştığı kabine uğrayıp laf atıyordu vs. Açılmak için fırsat kolluyordu ama arkadaşlıkları bozulur ve Yaz kendisinden uzaklaşır diye korkuyordu.

Derya Uluğ ile şarkı söylemesi planlanan Kemal’in işi rast gitmeyince şarkı için farklı kız sanatçı arayışına çıktılar ve tesadüf eseri Yaz’ın sesi keşfedildi. Kemal o sesin Yaz’a ait olduğunu öğrendikten sonra hoop hemen kıymete bindi. Yaz “Ben sizin için neyim Kemal Bey?” diye sorduğunda ise “Yeteneklisin, çok güzelsin.” Cevaplarıyla karşılaştı. Bu soruyu Murat’a sorsanız maniler dizerdi. Ki ilk bölümde Yaz uyuduğu için duymasa da dizmişti. Hatta o gece Emine tarafından basılıp biz evleneceğiz cevabıyla paçayı kurtarmışlardı. Bu aşk oyunu da en çok Murat’ın işine gelmişti.

Tabii her şeyi bir kenara bırakırsak Yaz Kemal’e aşık. Aslında Kemal ile şarkı söylemek ve aşık olduğu adamla şöhretin tadını çıkartmak fazlasıyla işine gelse de ortada annesi deli Emine varken bu imkansız. Emine kızının da babasının henüz gizemi ortaya çıkmamış kaderini yaşamasından çok korkuyor.

Ve bu hikayede Murat’ın adamlığına ayrı bir parantez açmak istiyorum. Yaz ve Kemal’in şarkı kliplerini Emine görüp evlilik arifesinde olduklarını sandığı Murat’a “Sen nasıl adamsın? Müstakbel eşin elin adamıyla şarkı söyleyip oynuyor sendeki rahatlığa bak” içerikli bağnaz bir yorum yapsa da Murat’ın “Ben onun sahibi değilim. Yaz kendi kararlarını kendi verebilecek yaşta. Bana müstakbel eşi olarak yaptığı işe destek olmak düşer.” Demesi beni benden aldı.

Şu an hikaye oldukça heyecanlı ilerliyor. Umarım hiç bozmaz. Ve umarım Yaz önünde sonunda Murat’a varır.

Benden şimdilik bu kadar. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Başka içeriklerde görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın.

Aşk Taktikleri 2’de Ne İzledik?

Herkese merhabalar! Ben yazmaktaolan olarak bilinen Etkin Almina. Bir süre önce sizlerle kaleme aldığım birbirinden farklı içeriklerle birlikteydik. Çok uzun süredir herhangi bir inceleme ile gelemiyorum çünkü bir sürü şeye koşturuyorum.  

Netflix platformunda yayınlanan Aşk Taktikleri 1 yayınlandığı dönem çok ses getirmişti. Başrolünde benim ilk projesinden beri çok sevdiğim ve beğenerek takip ettiğim Demet Özdemir “Aslı Yıldırım” karakterine hayat verdiği için izlemiştim. Lakin ilk serisi bende heyecan uyandırmamıştı. Başrolünde en sevdiğim oyuncu oynadığı için iyi yorum yapmayacağım…  

İlk filmde Aşk Taktiği adı altında bulunduğumuz ülke gereği üstü örtülü olarak aslında cinsellik üzerine bir etkileme furyası dönüyordu. Çünkü birbirimizi kandırmayalım aşk böyle bir şey değil.  

Aslı’ya Hak Verenler Burada mı?

Aslı karakteri bir erkeğin kadında ne aradığını çok iyi bildiğini düşünerek dişiliğini ön plana çıkartarak Kerem’i tavlamaya çalışıyordu. Bunu yapmasının sebebi ise yazarı olduğu bloğu takip eden sevenlerine erkeklerin aslında birkaç püf nokta kullanılarak ne kadar kolay tavlanabileceği hakkında bilgiler veriyor olmasıydı. İşin özü “Erkekleri etkileyip avuç içine almanın en sağlam yolu kişilik değil dişiliktir” teziydi.  Ki maalesef doğru da… Bak bu konuda aksi bir şey söylemeyeceğim. Haklısın Aslı. 

Diğer taraftan Kerem de en yakın erkek arkadaş grubuna kadınların aslında ne kadar kolay tavlanabileceği hakkında bilgiler verip uygulamalı olarak gösteriyordu. Yani Kerem de kadınları çok iyi bilip tanıdığını savunuyordu arkadaşlarına. Bir meydan okuma mevcuttu kızlar ve erkekler arasında kısacası.  

Bu Film, İlkinden Daha da Güzel Olmuş!

E tabii taktiklerin uygulanma sürecinde ikisi de çıktıkları bu yolda birbirlerini yavaş yavaş tanıdıklarında birbirlerinden hoşlanmaya başlıyorlardı.  İlk filmin ana konusu bu şekildeydi. Şahsi bir yorum eklemem gerekirse ben ilk filmi pek beğenmedim. Bana pek akıcı ve heyecanlı gelmemişti. Ama ikincisi için aynı şeyi söylemeyeceğim.  

İkinci filme de ilkinin devamı olduğu için biraz ön yargılı yaklaşsam da Twitter’da gördüğüm filmden kesitlerin yer aldığı videoları izleyince bayağı merak ettim ve oturdum filmin başına.  

Bu seride de olay tamamen evlilik üzerine dönüyor. Aslı’nın kız arkadaşı ve Kerem’in erkek arkadaşı evlilik sürecindeler. Düğün arifesinde hazırlık yapıyorlar. Tabii Aslı evliliğe karşı. Arkadaşına sürekli sanki kendisi birkaç tane evlilik yapmış gibi evlilik hakkında kötü şeyler söylüyor. Ama ben Aslı’nın “Küçücük kız çocuklarına bile anneliğe hazırlamak için oyuncak bebekler veriyorlar.” Repliğini çok beğendim. Bu replik bence öylesine bir replik değildi. Komedi filmi olsa da anlamlı replikler vardı. Anlayana… 

Ben her şeyden önce sahne dinamiklerini çok beğendim. Filmi izlerken bir an olsun dikkatim dağılmadı. Aktı gitti. Görüntü yönetmeni ve kurgucu harika iş çıkartmış. Çok sinematik sahneler vardı. Ve bunu da eklemeden geçmemeyim, Aslı karakteriyle Demet Özdemir’in çöldeki dansı inanılmaz seksiydi. Çok başarılı bir sahneydi. Demet sen ne yaptın öyle ya!  

Beğenmenin yanı sıra çok güldüm çünkü o sahne tamamen Kerem’in rüyasıydı. Hikayeyle de bağdaşınca çok keyifli olmuş. Nasıl bir bilinçaltın var be Kerem! 

Çekimlerine ve Yaratılan Özenilmiş Ambiyansa Bayıldık!

Filmin stylingi ve sanatı çok başarılıydı. Kızların bekarlığa veda partisindeki bikinilerle dans edip eğlenme sahneleri bana tam bir yabancı film havası verdi. Cıvıl cıvıldı. İzlerken onlarla birlikte ben de el kol hareketleri ile dans ettim, tutamadım kendimi. Enerjileri bana bayağı geçti. 

Benim filmde eksik bulduğum tek nokta Kerem’in evlilikten vazgeçirmeye çalıştığı oyunlarda çok dar düşünmesi. Mesela Aslı Kerem’i evliliğe ikna etme planlarında “Erkekler en çok sorumluluktan korkarlar” diyerek ve birkaç saatliğine bebek baktırarak doğru bir noktaya değindi. Tabii kendisi de fail oldu orası ayrı.  

Kerem de Aslı’yı ev hanımlığından vurabilirdi. Kirli çamaşırlarını yere atmak, bulaşıklarını makineye koymamak ya da Aslı ile ilgilenmeyip maç izlemek gibi şeyler izleyebilirdik. Bunu da Aslı’nın bir sebepten evinden çıkarak Kerem’in evinde kalmaya mecbur kalması gibi bir şekilde izleyebilirdik. Birçok taktik uygulanabilecekken sadece çocuk bakma ve hizmet etme kısmının işlenmesi bana çok yetersiz geldi. 

Bir eleştireceğim kısım ise Aslı Kerem’in evine gittiği gece Aslı’nın ilk evlilik teklifini reddedip dışarı çıktıklarında ikinci teklifi kabul etmesiydi. Daha öncesinde anne ve babası Aslı’nın evine geldiğinde Kerem ile tanıştırdığı gece annesi ile babasının arasının ne kadar kötü olduğunu gördü. Üstelik annesi pat diye ben boşanmak istiyorum dedi. Aslı kendi ailesinden baz alarak korkuyorum içerikli duygusal bir konuşma yapabilirdi. Ayrılırsak ve adliye koridorlarında sürünürsek ne olacak konusu güzeldi lakin sahnede dram ögesi azdı. Kısa bir muhabbetten hemen sonra sevişmeye başladılar. Sohbet bu kadar kolay kesilmemeliydi diye düşünüyorum. Ama tabii bu durum Kerem’in “Sana bir ömür mutluluk sözü veremem belki” repliği ile özetlenmiş de olabilir. Nasıl işlemek istediklerine bağlı.  

Aslı ve Kerem’in tango sahnelerini de beğendim. Dansa birbirlerine meydan okuyarak başlayıp “Bence tam birbirimize göreyiz” sözü ile bitirmeleri hoştu. Ayrıca ilk başta ikisinin de evlilik çok gereksiz dedikten sonra evlenmeleri ile bitmesi de güzeldi. Ve Aslı’nın sesinden duyduğumuz “Tabii ki iş teklifi için Dubai’ye gittim. Bizim evliliğimiz kısıtlayıcı değil.” Repliği çok hoşuma gitti. 

10 üzerinden 7 veriyoruz!

Evet filmde klişe vardı ama bir yaz dizi ya da filminden Nolan filmleri mantığı bekleyemeyiz diye düşünüyorum. Oldukça cıvıl cıvıl, komik, yer yer anlamlı bir filmdi. Seyir zevki yüksekti. Akıcıydı. Senaryosu da bahsettiğim eksik bulduğum kısımlar hariç gayet güzeldi. Oyunculuklar da gayet güzel ve keyifliydi. 10 üzerinden rahat 7 veririm filme. Filmde emeği geçen herkesin ellerine sağlık. Vallahi beğendim be!  

Size de izlemenizi öneririm. Bakın ben kolay kolay film önermem…  

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Sağlıkla kalın…  

error: Korunan İçerik!