3391 KM Film Yorumu

Hepinize tekrardan merhaba sevgili yazmaktaolan okuyucuları. Bu yazımda sizlerle Beyza Alkoç’un 3391 Kilometre isimli çok satan romanından uyarlanan aynı isimli sinema filmi hakkındaki yorumumu paylaşacağım.  

Ama şimdiden uyarayım, fazlasıyla objektif olacağım. Filmi çok fazla sahiplenip eleştiri kabul etmeyenlerdenseniz yazının devamını okumanızı önermem

Ben diğer Wattpad kullanıcıları gibi sitede binlerce kitap okuyup aynı şekilde binlerce yazar tanıyan bir okur değilim açıkçası. Beyza’nın kalemi ile 3391 Kilometre kitabıyla tanışmıştım. Wattpad’de okurken çok etkilenmiş ve kitap olmasını istemiştim. Kitap olduktan sonra inanılmaz sevinmiş ve hemen satın alıp başucu kitabım yapmıştım.  

Ardından 3391 Kilometre’nin ikinci serisi olan Sıfır Kilometre çıkmıştı ve onu da büyük zevkle okumuştum.

Bu Wattpad yazarlarının kitaplarının film olma furyası başladıktan sonra ben 3391 kilometre’yi film olarak görmek çok ama çok istemiştim. O dönemler özellikle sinemaya olan tutkum da filizleniyordu.  

Beyza’nın Kalp Muhafızı hariç tüm eserlerini okumuş bir okuru olarak film olarak görmek istediğim tek eseri 3391 Kilometre idi. Neden bilmiyorum bu hikayenin kaç yaşımda olursam olayım içime dokunan bir tarafı vardı. 19 yaşımdayken de çok seviyordum şimdi 25 yaşındayım hala benim için çok özel bir hikaye. Ama kitapta…  

Gelelim film yorumuma.  

Tabii ki bu film bir ‘uyarlama’ olduğundan ötürü yüzlerce sayfa olan bir kitabı 2 saatlik beyazperdeye aktarmak çok kolay olmayacaktı. Öncelikle bu durumun farkında olalım.  

Asıl en önemli soru olan ‘kitabın enerjisi filmde var mıydı?’ diye soracak olursanız ben yarı yarıya evet demek istiyorum. Peki neden yarı yarıya?  

Kitaptaki uzun uzun repliklerden ve süreçlerden tamamen bağımsız olarak benim Ege ve İzmir’den sinema perdesinde beklediğim şey aralarındaki o çekingenlik, aidiyet ve tutkuyu dibine kadar görmekti. Ama maalesef ben tutku hariç başka bir şey pek göremedim…  

İzmir ve Ege yüz yüze görüşmeden önce, sosyal medyadan tanışıp konuşmaya başladıkları ve hatta ilk sesli ve görüntülü konuşmaya başladıkları süreçte çok tatlı işlendi hikaye. Yani kitaptaki her satır gözümün önünden geçti ve çok duygulandım. Buraya kadar hiçbir sorun yok. İkilinin ayrı yerlerde hayat sürerken başlarına kötü bir şey geldiğinde telefondan müdahale edemedikleri için yaşadıkları çaresizlik de gayet iyi işlenmişti. Yani kısacası telefon üzerinden iletişim sağladıkları süreç 10 numaraydı.  

Tabii bu süreçte İzmir’in pat diye ailesinin ölüm haberini alıp bu kadar kısa sürede toparlanması dolayısıyla aile kaybı hissi olarak bana çok geçemedi. Ha burada kesinlikle oyuncusuna bir lafım yok Derya Pınar Ak her sahnenin altından mükemmel kalkmış oraya değineceğim az sonra. Sadece 1 saat 49 dakika içerisine tüm olayları yaymak için belli ki çok uzun işlenemedi o süreç  

Ege’nin hayatı hakkındaki gerçekleri İzmir’e açtığındaki o çaresizliği çok dokunaklıydı. Haktan’a da burada iltifat edeceğim o sahneyi çok güzel oynamış. Ege’nin yalnızlığını dibine kadar hissettim psikolojik sahnelerin altından başarıyla kalkmış gerçekten.  

İzmir’in Ege’nin öldüğüne inanmayıp pılını pırtını toplayıp Paris’e gitmesinin ardından kavuşma sahnelerinin bu kadar basite indirgenmesi beni çok üzdü. Yani kavuşma sahnesinde en azından arkaya bir müzik girmesi ve karakterlerin birbirine şaşkınlık içerisinde bakmasını görmek çok isterdim. Sanki 8 aydır sosyal medyadan tanışıp ilk kez yüz yüze görüşmemişler de rutin bir tartışma içindeler gibi hissettirdi o sekans.  

Ayrıca İzmir ve Ege telefonla görüştükleri süreçte İzmir onu Can Doğan olarak bilirken Ege’ye adıyla seslenen kadının kim olduğu da havaya karıştı. İzmir’in orada “Ege kim ya?” diye sormakla birlikte ek olarak “O kadın kim ya?” diye de sorması gerekirdi diye düşünüyorum. 

Yüz yüze karşılaştıkları ilk anda sahne ilk görüşme konusu olarak çok ruhsuz ilerledi. İzmir Ege’nin ölme ihtimalinden oldukça korktuğu için bir güzel öfkesini kustu haksız da sayılmazdı. Sonraki sahnede ikili yağmur altında ıslanmak için balkona çıktıklarında en duygulanmam gereken sahne bana hiç geçmedi. İlk öpüştükleri sahne orasıydı ve sanki daha önce elli kez öpüşmüşler gibi bir enerjileri vardı. Özellikle “İzmir Ege’yi öper ve Ege’nin içi gider” repliğinin benim hislerimdeki karşılığı çok derin ve naif. Ama Ege bunu sahnede çok basit bir şeymiş gibi söyledi. Ses tonunda duygu yoktu. Daha çok komik bulduğu bir şeyi İzmir’e söyler gibiydi.  

Filmde genelde olaylara ağırlık verilmişti. İzmir ve Ege’nin birlikte olduğu romantik sahneler genelde hep müzik altıydı. Ve ben Ege ve İzmir’in ilk defa yüz yüze gelmelerine rağmen hiç çekingenlik göstermeden kırk yıllık sevgililer gibi tutkulu bir temas halinde olmalarına da epey şaşırdım. Yani ikili başlarda göz göze bakışsalar, el ele tutuşup gülüşerek birbirlerini hissedip alıştıktan sonra tutkulu temaslara geçseler çok daha duyguyu geçirirdi bana.  

Üst kısımlarda İzmir’in ailesini çok hızlı kaybedip çok hızlı atlatmasından bahsetmiştim devam edeceğim o kısımdan. Ege’nin İzmir’i yüzleşmesi için evine götürdüğü sahnede İzmir’in ailesiyle birlikte çocukluğundan parçaları Cem Adrian – Kül şarkısı eşliğinde görmesi beni çok yaraladı ve duygu ilk defa o sahnede geçti bana. Ağlayacaktım kendimi çok zor tuttum. Derya Pınar’ın o sahnedeki oyunculuğunu bambaşka sevdim.  

Ayrıca İzmir ayağından yaralanıp Ege’nin ailesinin evine gittiğinde meşhur Lena’yı gördük. Ve görmüşken felenkop sahnesini çekmeyip direkt atlamaları hoşuma pek gitmedi. Çünkü hikayeyi naif kılan ögeler bunlardı kanımca.  

Müslüm Gürses şarkı sahnesi beklentimi bayağı karşıladı. Üstelik o sahnede kitabın yazarı Beyza Alkoç ve eşi Hakan Aydın’ın yer alması da çok tatlı bir detaydı.  

Spoiler olmasın diye sahne sahne yorum yapmayacağım ama genel manada hikaye akışı hakkında söylemek istediklerim bu kadar.  

Gelelim oyunculuklara…  

Ben Ege için Ahmet Haktan Zavlak’ı çok istemiştim çünkü görüntü olarak hayalimdeki Ege idi ama doğruyu söylemek gerekirse yönetmen sebepli mi yoksa oyuncu sebepli mi bilemiyorum, karakterin duygusunu çok alamadım Haktan ile. Ha aldığım sahneler oldu tabii ki, özellikle telefonla iletişim sahnelerinde hiçbir eksik yoktu tam bir Ege idi. Ama ne olduysa yüz yüze görüşme sahnelerinde Ege Haktan’dan koptu gitti ama bir kısmını bıraktı. Ama oyunculuk özelinde İzmir karakteri için Derya Pınar’a eleştiri yapamayacağım çünkü her sahnesine bayıldım… Mimikleri, ses tonunu kullanışı, duygu geçişleri… Derya gerçekten tam anlamıyla İzmir olmuştu. Haktan da Ege’yi iyi taşımış ama eksikleri var diye düşünüyorum.  

Benim düşüncem şudur ki, filmde hikaye bu kadar hızlı işleneceğine görsele dökme işi bir tık daha uzasaydı da dijital platforma 30’ar dakikalık bölümler olacak şekilde bir dizi yapsalardı on numara olurdu diye düşünüyorum. Çünkü koca bir kitabı uyarlama bile olsa 2 saat gibi bir zaman dilimine sığdırmak çok kolay değil özellikle okurları memnun etmek üzerine kurulu bir işse… 

Film mi kitap mı diye soracak olursanız hiç düşünmeden tabii ki kitap derim.  

Elbette yine de filmde emeği geçen herkesin emeklerine sağlık. Film kötü değildi asla, gayet güzeldi. Ama mükemmeldi tam görmek istediğim şeylerdi, etkisinden çok zor çıkarım diyemeyeceğim. Sinema ne kadar en büyük tutkum olsa ve onları beyazperdede görmek istesem de izledikten sonra fikrim değişti ve dijitalde dizi olarak işlense daha iyi olurdu sanki durumuna evrildi.  

Benim film hakkındaki yorumlarım bu kadar. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Başka yazılarımda görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın.