tds_thumb_td_300x0
Love 101 Dizisinin Eksik Yönleri Neler?

Yayınlandığı günden itibaren büyük ses getiren yeni Netflix dizimiz Aşk 101’i hepimiz kısa sürede izleyip bitirdik. Hem eğlenceli hem de sürükleyici olan diziyi genel anlamda, ve özellikle karakterler açısından çok sevsek de elbette fark ettiğimiz bazı eksikleri ve mantık hataları vardı. Bugün bunları konuşmak için buradayız. Yorumlarda hak verip vermediğinizi ya da gözünüze çarpan başka detayları söyleyebilirsiniz.

Burcu Öğretmen

 

 

 

 

 

 

 

Sevgili Pınar Deniz’in canlandırdığı Burcu karakterini sevenler kadar sevmeyenler de oldu. Bunun birçok sebebi olabilir ama başlıcasının karakterin eksik bırakılan yönleri olduğunu düşünüyorum. Öncelikle, Burcu’yu hiçbir derste, ders işlerken görmedik. Yalnızca tenefüslerde çocuklarla konuşup bir iki ödev, fikir hakkında konuşmalarına şahit olduk. Müdür yardımcısı olması sebebiyle derse girmiyor mu acaba bile dedim, ama girdiği açıktı. (Derste konuşuruz diye verdiği cevaplar, ders pogramı çizelgesi vs.) Peki neden öğrencilerin okuldan atılmalarının en büyük, hatta tek engeli olan bu kadının onlarla tek bağı birkaç cümleden ibaretti? 

Sadece bu da değil, Burcu’nun yalnızca komşu olmaları sebebiyle Eda’yla bir samimiyetini gördük, o da yarım yamalaktı. Ne Sinan, ne Osman, ne de Kerem’le adamakıllı bir diyaloğu, vakit geçirmesi yoktu. Kurul disiplin toplantısında hepsi hakkında konuşuyor, ama bunları ne zaman, nasıl öğrendiği konusunda hiçbir fikrimiz yok. İsmini unuttuğum diğer kadın öğretmeni bile derste izlemişken (Sinan’a bir yerlerde ölmüşsündür sandık dediği sahne) daha önemli bir karakter olan Burcu’yu daha yakından tanımak isterdik. Zaten sahnelerinin çocuğunun, neredeyse hepsinin Kemal’le, biraz da nişanlısıyla yazılmış olması sıkıntıydı. Yalnızca ship üzerine kurulmamış olması gerekirdi, ama onu hep bu konuda izlemiş olduk. Dolayısıyla içimize sinmedi ne yazık ki. 

Işık ve Annesi

 

 

 

 

 

 

 

 

Lafı dolandırmadan direkt sadede gelmek istiyorum. Konsere giderlerken bile, cümbür cemaat evlerine gidip, binbir yalanla ikna çalışmaları yaparak izin aldıkları Işık’ın annesi, Işık’ın dizi boyunca eve geç saatlerde gelmesine neden hiç sesini çıkarmadı veya hesap sormadı? Tamam belki hava erken saatlerde kararmıştır falan filan ama sadece bir iki gün değil ki, Işık gece hep dışarılarda, bazen de yalıdaydı arkadaşlarıyla birlikte. Ayrıca, Burcu’nun aklına girmek için Eda’yla birlikte ziyarete gittikleri gün de geçiştirildi. Üstelik içki içip sarhoş olduğu halde. Öyle bir anne, o günün sonunda nasıl bir tepki verdi? Hiç, görmedik çünkü.

Sadece laboratuvar kavgasından sonra, ancak kızının kolu yaralanmış ve ceza alma riski varken, gelip kendi söylediğinde bir şeyler öğreniyor ve kızıyor. Şaka gibi. Madem eksik bırakılacaktı, annesinin o kadar kuralcı ve endişeli biri oluşu bize hiç gösterilmeseydi. Bu şekilde hiç inandırıcılığı kalmıyor çünkü. 

Okul

Aşk 101 | Netflix Resmi Sitesi

 

 

 

 

 

 

 

Bir başka konu da seyircinin görmeyi beklediği bağlantılar. Neyi kastediyorum; mesela ilk baş kurulda çocukların lehine oy veren tek kişinin Burcu olduğunu, çocuklar Işık’ı sıkıştırıp zorla söyleterek öğrenmişlerdi. Ama Burcu bunun bilindiğinden bile habersiz şekilde hayatını sürdürürken (bildiğine dair hiçbir iz yok), bir anda sanki bu işin başından beri birliktelermiş, çocuklarla gitmelerine sebep olacak şeyler yapmamaları konusunda anlaşmış ve işin idare kısmını hallediyorlarmış gibi hareket edildi. Gelip konuştu, yangın alarmıyla iş sabote edildikten sonra falan, henüz sonuç belli değil gibisinden bir şeyler söyledi. Keşke öncesinde zahmet edip bir iki ufak diyalog yazsaydınız da bu kadar dikkat çekmeseydi bu açıklar.

Tabii ki izleyiciler olarak, başarılı bir iş ortaya çıkarmanın zorluklarının farkındayız. Beklediğimiz şey kesinlikle kusursuz bir işleyiş veya sıfır hata değil. Ancak birçocuğumuz çerezlik olarak görüp izlediğimiz işlerde bile, akışa önem veriyor ve böylesi detayların atlanmamasını önemsiyoruz. Üstelik bu dizi dijitalde yayınlanan ve dünya çapında izlenecek bir Netflix yapımı olduğu için, herkesi rahatsız etmeyecek olsa bile, biraz daha dikkatli yazılması iyi olurdu diye düşünüyorum.

Aşk 101 | 5. Bölüm : Cesaret Lazım!

Bölüme düşük pille yaşamını sürdüren Sinan’la başladıktan sonra hastalandığı için endişelenen Işık’ın gelişi ile devam ettik. Güzel kızımızın duvarda duran tablo hakkında söylediklerinin büyük anlam ifade edeceğini bilmekle beraber, bundan çok daha önemli bir nokta vardı tabii ki. Sinan’ın tavırlarını yanlış anlayıp kırılmıştı ve Sinan’ın ondan, ilgisinden rahatsız olduğunu düşünmüştü. 

Işık bu konuda sitem eşliğinde kendini anlatırken duygularını cesurca ifade etmesi, anlatmaktan kaçmaması çok çok hoşuma gitti. Belki de başka bir karakter olsa ağlayarak gidebilirdi, ya da biz Işık’tan bu tarz bir şey bekleyebilirdik ama o birilerini şaşırttı bu duruşuyla. Hem sevimli hem iyi niyetli hem de içinde bulundukları durum sebebiyle içimizi burkan cinsten. Tabii Sina’nın onun durdurmasını ve bir şeyler söylemesini tercih ederdim, çok isterdim ama neyse.. Zaten Işık’ın söylediklerinden sonra masum bir kedi gibi ilaçları toplayıp vermeye yeltenmesi çok içime dokundu. Kıyamam bu çocuğa ya. 😞

Kriz yönetimi şeklinde yeni planlar yapıldı ve bir süre Osman’ın Tuncay keklemesini izledik. Sinan’ın uyardığı şekilde Tuncay’ın karaktersizliğini hesaba katmamış olsa da, güzelce aklına girdi. Planın tıkır tıkır işleyeceğini sanmıştı. Sonrasında okula geçtik ve “birlikte çalışmamız lazım” sahnesini izledik. Açıkçası güzeldi, Kemal’in Burcu’yu sürekli utandıracak şekilde rahat davranması eğlenceli oluyor çünkü. 

Bu kısımdan sonra öyle güzel bir şey izledik ki, baştan aşağı hayran kaldım tüm zerrelerimle. Işık’ın itirafından sonra Sinan’ın adeta hayata dönmesi, bir anda değişmeye karar vermesi ve umutla dolması çok çok güzeldi. Önemliydi. Tabi sonrasında Işık’ın inanmayıp üstüne bir de dalga geçtiğini zannettiği için üzülmesine şahit olduk ama.. Keşke orda bari koşup bir şeyler söyleseydi Sinan, açıklasaydı kendini demeden edemiyorum. Çünkü ilişkinin burada başlaması benim için gelecek bölümlerdeki bir akşamdan (spoiler diye diyemiyorum) daha iyi olurdu gibime geliyor. Bu şekilde de çok anlamlıydı çünkü. Özellikle Sinan gibi bi çocuğun bu radikal değişimi başlamışken.

“Alamazsın baba.”

Nasıl bir ilişkileri olduğunu tam çözememiş olsak da, Osman’ın da babasını görmüş olduk. Şimdilik ekiptekilerin arasında en iyi ebeveyn olduğu kesin.

Onun haricinde, Tayfun açgözlüsünün okul idaresine söylemesi sonucu Osman’ın kurduğu sistemin bozulmasına, daha doğrusu o kadar evden çalışan insana üzücü haberin verilmesine çok üzüldüm. Normalde desteklediğim bir şey değildi ama o kadar insanın, emek verdiği ve alıştığı iş kapısının kapanması hiç hoş olmadı. Sürekli bir şekilde düzelip yeniden kurulmasını bekledim 🙁

Kerem’in Eda’nın karşısında bağırıp çağırdıktan sonra miyavlayan bir aşığa dönüşmesi ve sivri yanlarını törpüleyebileceğini söylemiş olması hoş olsa da, bu yüzleşmeyi pek sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Eda’nın hareketlerinin arkasında duramaması doğal olarak Kerem’i öfkelendiriyor ama ben onun yerinde olsam kızı bu kadar kovalamazdım. Çift olsunlar diye biraz zorlanmış, Eda’nın teslim olması biraz süründürülmüş. Yapısına göre bakınca Kerem yine iyi sabretti. Hoş aşkının altı hala bomboş, asla bi temeli yok ama.. Neyse en azından Eda tamamen reddetmek veya inkar etmek yerine bir şeyleri kabul edip ileriye dönük umut vermiş oldu. Kerem’i itip gitmiş olsa da 🙂 Eda sonuçta, onun da tarzı bu n’apalım.

Bu sahnelerin çok çok başarısız olduğunu söylemek istiyorum. Burcu’nun “hayat görüşüne uymayan medeniyetsiz nişanlı”sı o kadar abartılı yazılmış ve bütün kötü özellikler paket halinde öyle bi yüklenmiş ki.. Hiç gerçekçi bir sorgulama izleyemedik bu sebepten. Biraz daha yavaş veya keskin olmayan sahneler izleyebilirdik diye düşünüyordum. Kemal’le okulda bütün gün eğlenip kendi gibi hissetmesi, eve geldiğindeyse istemediği bir hayatta, istemediği bir pozisyonun içinde kendisini bulması falan.. Yapmayın abi. On kat daha güzel yazılabilirdi bu konular kesinlikle. Çok çiğ bırakılıyor bazı şeyler.

Bu önemli sahnede, Kemal’in cesur, heyecanlandıran hareketlerine cevaben sonunda gerçeği, neden onunla olamayacağını itiraf eden Burcu’yu izlerken rahatsız oldum. Ağlaması, zorlanması tamamdı ama Kemal’e “bana kızamazsın, ben nasıl savaşlar veriyorum” vs demesi kesinlikle fail. Başından beri Kemal’e fırsat veren, onunla flört eden, nişanlı oluşunu yok sayan, bekarmış gibi davranan kendisiydi çünkü. İstemediği bir ilişki de olsa (ki istemediği de son ana kadar net değildi bile) bu yaptıklarını doğru çıkarmaz.

E Kemal de bu durumda doğal olarak yakınlaşmakta ısrarcıydı. Bunca zaman birlikte vakit geçirdikten sonra bir anda böyle bir sebep duyarak uzaklaşmayı kim hoş karşılar ki? Haklı olarak hem kızdı hem de kırıldı/hayal kırıklığına uğradı ve son derece haklıydı. Nişan kutlaması için dağıtılan baklavadan hiç bahsetmiyorum bile.. Ah Burcu.

 

 

Love 101 İnceleme: Hayat Senin Gibi Delisi Yok

İzlediğimiz her dizinin bir hikayesi var ama her hikayenin bir derdi yok. Benim işim derdi olan hikayelerle. Bu çocukların da hikayelerinin bir derdi vardı. Kendileriyle, aileleriyle, hayatla çok büyük dertleri vardı.

Aslında bu çocukların dertleri öyle yabancı olduğumuz dertler değildi. Bu hikayenin beni cezbeden taraflarından biri de buydu zaten çok fazla içimizden olması. Hepimiz 17 olmuşuzdur  ya da kimilerimiz hala 17’dir. Şöyle bi bakıyorum da 17 yaşıma insanın kendi ile ilgili en çok derdinin olduğu zamanlar. Sanıyorsun ki tüm dünya karşına dizilmiş sana karşı cephe almış. Karşı tarafta da bir sen varsın savaşıyorsun hepsiyle. Böyle hissetmemize sebep olacak çok şey vardı. Doğduğumuz andan itibaren bizi dünyaya getiren ebeveynlerimize layık birer evlat olmamız bekleniyor bizden. Onların doğruları doğrularımız olsun, onların beklentilerini karşılayalım bizim ne düşündüğümüz pek önemli değil. Ve bakıyorum Eda, Kerem, Işık, Sinan ve Osman’a onların da dertleri saydıklarımdan pek uzak değildi. Bu çocuklar kendin olmanın güzelliğinin tadına erkenden varmışlardı. Bütün hırçınlıkları, asilikleri, sinirleri kendi mücadeleleri içindi. Bastırılmamak adına sesleri daha gür çıksın istediler. Biri onları duysun ve anlasın istediler belki de. Ama birbirlerinden başka kimse anlamadı onları. Hikayeleri çok farklıydı ama hepsinin tek bir amacı vardı; kendileri olabilmek. Koskoca insanlar ufacık çocuklardan çok büyük şeyler bekliyorlardı, kendi kuralları içinde sıkışıp kalsınlar çok istiyorlardı ama o ufacık çocuklar bunu kabul etmedikleri zaman kötü oluyorlardı. Hayatlarını sonsuza dek etkileyecek olsa bile alacakları her ceza hakları gibi görülüyordu. Peki bu koskoca insanlar hiç düşündü mü ellerini o çocukların boğazlarından çekmeyi. Bırakın nefes alsın çocuklar. Çok şey istemiyorlar aslında denizin kokusunu ciğerlerine kadar çekmek, kuşların gökyüzünde nasıl süzüldüğünü en ince detayına kadar görebilmek, yere düşüp sonra tekrardan kalkmak istiyorlardı. Yaşayabilecekleri tek bir hayat varken neden izin vermediniz yaşamalarına ? Bunlar yaşanırken hayatta çok uslu durmuyordu zaten. Her yandan sınıyordu çocukları. Sevgisizlikle, istediklerini yapamamakla, kurallarla, kalıplarla ve en zor sınavı olan aşkla.

 

 

 

 

 

 

Eda mesela nasıl da öfkeli hayata. Bir yanda hayalleri var bir yanda da onun için hazırlanan planlar. Mükemmel olmak, dışarıdan bakıldığı zaman her zaman güzel gözükmek zorunda olduğunu sanmak en büyük kusuruydu Eda’nın. Ailesinin onun iyiliği için yaptığı her planın altında nasıl da eziliyordu günden güne. Bu enkazın altından onu korkup kaçmaya çalıştığı aşk kurtardı. Eda’nın beni en çok etkileyen sahnesi Kerem’ e ve aşklarına şans verdikten sonra çeteye katılıp onlarla börek-ayran gömmesi oldu diyebilirim. Belki dünyanın en basit eylemi ama fazlasıyla manidar. Ama hayat galiba peşini bırakmamış Eda’nın. Yetişkin Eda mutlu gözükmüyordu. Öyle hayallerinin peşinden koşmuş bir Eda göremedik.

 

 

 

 

 

 

 

Gelelim Kerem’e. Çok sinirli, pimi çekilmiş bir bomba gibi. İnanın siniri kavga ettiği, tartıştığı insanlara değil. Kendisine, babasına. Onu babasının adı altında ezilmeye iten hayata tüm siniri. Kerem belki nasıl sevilir bilmiyordu ama o kadar cesur o kadar gözü kara ki bir deli kızı sevmekten hiç geri durmadı. Eminim bir saniye bile korkmadığına, tereddüt etmediğine. Bence Kerem’in tek korkusu Eda’yı kaybetmekti. Ee ne derler bilirsiniz insanın başına hep korktuğu ne varsa o gelirmiş. Neler yaşandı bilmiyoruz ama biliyorum ki kaybetmekten çok korktuğu Eda artık onunla değil. Hayat işte ne zaman almadı ki çok sevdiklerimizi elimizden. Bir kere sevdi diye bin defa ölümü layık gördü hep hayat.

 

 

 

 

 

 

 

 

Işık..Aslında adı gibi. Aydınlatamayacağı karanlık yok zannediyorsun Işık’a bakarken. Nasıl saf, nasıl da masum. İlk başta annesi ne derse o doğrudur diye düşünen, hayatı üzerinde ailesinin ciddi bir hak sahibi olduğuna inanan Işık nasıl da değişti. Sırf arkadaşını dövüyorlar diye hiç tereddüt etmeden nasıl da atladı çocuğun üstüne. İnanın Işık’tan asla beklemiyordum bu hareketi. Işık’ta bir nebze kendimi görüyorum. Birini sevdiği zaman çok güzel seviyor. Sahipleniyor hemen. Sevdiğinin ayağına taş değip yere düşüyor ya o kendisinin dizleri kanasın istiyor. Yeter ki karşısındaki insan zarar görmesin. Ne yaşanırsa yaşansın, ne geçerse geçsin başından mutlu olmayı, umut dolu olmayı bırakmıyor asla. Hayat senin en büyük düşmanın Işık ve ben gibiler. Kaç darbe vurursan vur, kaç kişiyi alırsan al vazgeçmiyoruz biz yaşamaktan. Işık sadece aşık olduğu insanı değil her şeyi çok fazla sevebilir. Kalbi o kadar geniş ki sığdıramayacağı sevgi yok. O dört deliyi de çok sevdi Işık. Bilmediği, öğrenemediği, tadamadığı her şeyi onlardan öğrendi. Bırakmak istemedi onları, şu dünya üzerinde onları tekrar bir araya getirecek bir şans varsa o şansa tutunmak istedi.

 

 

 

 

 

 

 

 

Fındık desem ? Eminim ki hepiniz bir ağızdan Osman dersiniz 🙂 İzlediğim en güzel karakterlerden biri olabilir. Aslına bakarsanız Osman kimdir ? diye sorduğumuzda alabildiğimiz çok fazla cevap yok. Çok zeki olduğunu, var olan her şeyi paraya çevirebileceğini bir de fındığı çok sevdiğini biliyoruz. Ve çok güzel bir babası olduğunu. Daha derdini bile bilmeden Osman herkesin gönlünde bir taht kurdu. Ben Osman’a burada üç nokta koymak istiyorum biliyorum ki zamanı gelince Osman’la ilgili çok şey konuşacağız. Ee ne de olsa yine yeşerecek fındık dalları 🙂

 

 

 

 

 

 

 

Ve bir de Sinan’ımız var. Sevgisizliği göz bebeklerine kadar işlemiş canım Sinan. Daha 14 yaşındaymış  Sinan anne ve babasının hayatlarına fazlalık olmaya başladığında. Git gide de yok olmuş Sinan. Hep şuna inanırım yeryüzünde en kolay şey sevmek. Ne bileyim işte insan yeri geliyor bir eşyayı bile çok seviyor. Annesi ve babası neden sevmedi Sinan’ı diye çok düşündüm. Sonra dedim ki bir annenin ve babanın çocuğuna karşı olan sevgisizliğine kılıf ararsan haklı çıkarırsın onları. Sinan aydınlattı beni bu noktada. “Kendini savunmak haksız olduğunu kabul etmektir.” gibi bir cümle kurduğunda farkettim bunu. Sevgisiz büyümüş bir çocuğu hayat yeteri kadar cezalandırmışken bir de Sinan cezalandırıyordu kendini. O kadar çok duvar örmüştü ki etrafına hapsetmişti kendini yalnızlığına. Sonra bir Işık girdi hayatına. İlk başta onu da kabullenemedi. Ürktü tabi ilk kez bir sevgi ile karşılaştığında. Ne yapacağını, nasıl davranacağını kestiremedi. Ama sonra karşısındaki insana nasıl sevgi gösterilir konusunda çok güzel yolunu buldu. Sevgi gördüğü yeri nasıl da güzel sevdi. Ben de çok sevmek istedim Sinan’ı. Şöyle bi kere olsun saçlarını okşayıp sen tüm sevgilerin en güzeline layıksın demek çok istedim. Günümüze baktığımızda hakkında bilgi alamadığımız tek isim Sinan. Sinan, lütfen nehrim ol gel ak yine, kelebek ol gel uç yine, çiçeğim ol aç yine, rüzgar ol çünkü henüz daha erken güle güle demek için. Biliyorum sen de istersin o yalının içinde yanında Işık, karşınızda o tablo saatlerce ona bakıp oturmayı.

Hayat inan sen gibi delisi yok. Ne çok sevgi ve de ne çok acı yaşatıyorsun. Önce bir araya getiriyor sonra bir daha buldurmuyorsun. Hep yarım, hep eksik bırakıyorsun. Ne yaşadılar hiç bilmiyorum ama çok merak ediyorum. Ben çetenin bir araya gelmek için son bir şansları olduğuna ve bunu değerlendirmek için fazlasıyla hevesli olduklarına inanıyorum. Hayat bu sefer lütfen müdahele etme, gülmek için yaratılmış gözlerde yaşlar niye ? Sence de bu sefer biraz geride durmanın zamanı gelmedi mi ?

Aşk 101 | En Komik Sahneler!

Selamlar! Hepimiz Love 101 yayınlanır yayınlanmaz koşup izledik ve diziyi malesef bir solukta bitirdik. Yeni sezonun gelmesine uzun bir zaman olduğu için bu süreçte yapabileceğimiz en iyi şey fotoğraf editleri, videolar ve bu tarz yazılar. Hem dizi hakkındaki bilgilerimizi güncel tutarız, sevdiğimiz sahneleri hatırlarız hem de keyifli vakit geçiririz diye düşündüm. O zaman serinin ilki gelsin. Buyrun, en komik sahneleri derledik!

1- Günaydın Allah’ın Belaları

Müdürün çocukları son derece sevgi dolu şekilde selamlaması, onların harika mimikler eşliğinde karşılık vermesi ve Sinan’ın attığı gol 🙂 Gerçekten güzeldi.

 

2- Hiç özür falan dilemeyeceğim

Hiç özür falan dilemeyeceğim diyerek cümleye girip yarım saniye içinde fikrini değiştirmesi.. Çok hoşuma gitti ve dizide komik diye adlandırabileceğimiz anlardan biri bence.

     

3- Senden hoşlanmıyorum

Of Kerem beni o kadar eğlendiriyor ki.😂 Ağzında böreklerle aniden dönüp Sinan’a yükseldi.

Tamam canım asabisin, anladık. Şu tipe şu bakışa bak.

 

4- Sen de nedir böyle torbacı gibi sürekli tedarik halindesin?

İki değişik tipin harika (!) diyaloglarından hoş bir kesit. Kemal’e fazlasıyla hak veriyorum. Sinan su içer gibi içki içiyor.

Hatta o kadar su tüketmediğine de eminim.

 

5- Çok ayıp!

Burcu’nun bilinçaltına çok ayıp demesi.. Kemal hocayla ilgili gördüğü romantik 🙂 rüyadan sonra kalkıp kendine harika tepkiler vermişti. Önce bi dönüp yatağa bakıyor. Yanımda olsa ne güzel olurdu gibisinden herhalde. Sonra da kendini kınıyor.

 

6- Bir, ben hasta olmam. İki, Sinan kadar sağlıksız bi …. görsem

Bu sahne gerçekten o kadar komik ki. Yemin ederim defalarca kez başa sardım ve her seferinde çok güldüm. Efsane olmuş, bin kere de izlesem güleceğim. Kubilay’ın mimikleri ve cümle aşırı aşırı iyi. Şu an bu cümleyi yazarken bile gülmemi durduramıyorum. Göz devirerek söylüyor bir de, harika ya. Antidepresan gibi mübarek. En mutsuz anlarda aç, sinirin bozularak ekrana istemsizce tükürmeli gül. Helal olsun. Çekilirken çok eğlenmişlerdir eminim. Kaç tekrar alındı acaba.😂

 

7- Senin 17 yaşında bi … olarak bana “siz” demen gerekmiyor mu? 

Kemal’in dümdüz bir suratla Sinan’ı inanılmaz güzel şekilde sıfatlandırması umarım bir tek bana komik gelmemiştir. Argo kelimeler ve küfürleri sansürleyerek yazıyoruz ama eminim hepinizin aklında kalmıştır bu sahne. Kalmadıysa da gidip izleyin lütfen. Eğlenmek hakkımız. 

 

Siz de kendi önerilerinizi yorumlarda söyleyebilirsiniz. Başka bir yazıda görüşmek üzere! 

 

 

Yeni Gençlik Dizimiz: Aşk 101

Selam! Gündemde şu aralar Netflix’in yeni Türk yapımı dizisi Aşk 101 var. Netflix-Ay Yapım ortak yapımı bir dizi. Senaryo Ufak Tefek Cinayetler gibi dizilerden de hatırladığımız Meriç Acemi’ye ait. Uzun zamandır bu dizinin çıkmasını bekliyordum.  E malum kadro harika, sektörün en yeni güzel yüzleri var. Oyuncu seçimi gayet iyi.

Lafı çok uzatmadan dizinin konusuna gireyim. Dikkat, spoiler gelebilir! Dizi 1998 yılında ve günümüzde geçiyor. Bir grup öğrenci var, lisede yapmadıkları kalmamış, okuldan atılmak üzereler. Bir öğretmen bu grubun okuldan atılmasına engel oluyor. Fakat tayinini istediği için bu öğretmen okuldan ayrılacak. Okulun müdürü de bu öğretmenimizin okuldan ayrılmasıyla birlikte gençleri okuldan atmayı düşünüyor. Bu sırada da gençler okuldan atılmamak için bu öğretmenlerinin bir şekilde okuldan ayrılmasını engellemek amacıyla bir araya geliyorlar ve plan yapmaya başlıyorlar. Fakat ilerde, bir şeyler yaşanmış olmalı ki bu tayfa ayrılmış ve günümüzde gruptan birinin bu grubu yeniden toplamak için çabaladığını görüyoruz. Olaylar bu şekilde ilerliyor.

Gelelim yorumlara. Tam bir gençlik dizisi. Bazı uyuşmazlıklar olsa da gerçekten izleyeni saran ve sürükleyip götüren bir dizi olmuş. Bir oturuşta 8 bölümü de arka arkaya izleyebilirsiniz, garantisini verebilirim.

Öncelikle olayların çoğu 1998’de geçse de o yıl için bazı şeyler tutarsız geldi benim gözüme. Mesela öğretmen Burcu, diğer öğretmenlere nispeten giydikleriyle, saçıyla, makyajıyla gayet modern bir tarzı var. Lisede bir öğrenci BTS çantası takıyor, birkaç senenin modası yarım topuz kullanılıyor. Bu sözü edilen arkadaş grubu o kadar çok şey yapıyor ki onların yaptıklarını 1998 yılında bir devlet lisesinin normal karşılayabileceğini sanmıyorum (ha zaten dizide de atılmaları için çaba gösteriyorlar ama bu kadar tolerans gösterilmez bence). Yok, okulun hakemini dövmek, yok, okulun öğretmeniyle öpüşmek, hoparlörü bir öğrencinin kafasına geçirmek, lisede kumar oynatmak, disiplin kurulunun karşısında bacak bacak üstüne atarak oturmak vs. vs. bunlar 1998 yılını bırakalım 2010’larda bile bu kadar normal karşılanmaz. Olaylar abartılmasaydı daha hoş olabilirdi diye düşünüyorum. Bunlar ufak uyuşmazlıklardı.

Dizide en sevdiğim şey 90’lar müziklerine fazlasıyla yer verilmiş, içinizi ısıtıyor. Tüplü televizyonlara, radyolara, o zamanların posterlerine, walkmane, telsiz cep telefonlarına veya ev telefonlarına yer yer rastlıyorsunuz. Burcu öğretmenin tarzını o döneme göre biraz modern bulsam da dizide giydiği mom jeanler ile 90’lar rüzgârı estirdi adeta. Keza Eda’nın renkli dantel choker (tasma) kolyelerine de bayıldım. Ya da lise gömleğinin altına renkli tişörtleri giydirmeleri detayı harikaydı. Okul müdürü, okul öğretmenleri gerçeği ciddi manada yansıtıyorlardı en gerçekçi kısım burasıydı diyebilirim rollerini çok iyi yapmışlar. Dizideki bir diğer güzel şey ise bazı filmlere gönderme yapılmış olmasıydı. 1956 yapımı “Le Ballon Rouge” gibi.

Dizi liseye geri dönme isteği de uyandırıyor. Gençlerin yaşadıkları durumlardan herkes kendine bir pay çıkarabiliyor, lisedeki arkadaş grubumuzu, aşklarımızı hatırlayıp gülümseyebilirken yer yer de duygulanabiliyoruz. Dizide en azından samimiyeti hissediyorsunuz, sahte gelmiyor. Farklılığın gayet normal olduğuna, toplum standartlarına uymadığınızda bunun sizi kötü biri yapmayacağına, her iyi görünenin iyi, her kötü görünenin de kötü olmayacağına değiniliyor.

Sizi bilemem ama ben diziyi bitirdiğimde tuhaf duygular içindeydim. Keşke bu kadar çabuk tüketmeseydim diye kızdım kendime.  2. sezon için artık aylarca bekleyeceğim. Bence şans verilebilir bir dizi benden söylemesi.

 

error: Korunan İçerik!