İzlediğimiz her dizinin bir hikayesi var ama her hikayenin bir derdi yok. Benim işim derdi olan hikayelerle. Bu çocukların da hikayelerinin bir derdi vardı. Kendileriyle, aileleriyle, hayatla çok büyük dertleri vardı.

Aslında bu çocukların dertleri öyle yabancı olduğumuz dertler değildi. Bu hikayenin beni cezbeden taraflarından biri de buydu zaten çok fazla içimizden olması. Hepimiz 17 olmuşuzdur  ya da kimilerimiz hala 17’dir. Şöyle bi bakıyorum da 17 yaşıma insanın kendi ile ilgili en çok derdinin olduğu zamanlar. Sanıyorsun ki tüm dünya karşına dizilmiş sana karşı cephe almış. Karşı tarafta da bir sen varsın savaşıyorsun hepsiyle. Böyle hissetmemize sebep olacak çok şey vardı. Doğduğumuz andan itibaren bizi dünyaya getiren ebeveynlerimize layık birer evlat olmamız bekleniyor bizden. Onların doğruları doğrularımız olsun, onların beklentilerini karşılayalım bizim ne düşündüğümüz pek önemli değil. Ve bakıyorum Eda, Kerem, Işık, Sinan ve Osman’a onların da dertleri saydıklarımdan pek uzak değildi. Bu çocuklar kendin olmanın güzelliğinin tadına erkenden varmışlardı. Bütün hırçınlıkları, asilikleri, sinirleri kendi mücadeleleri içindi. Bastırılmamak adına sesleri daha gür çıksın istediler. Biri onları duysun ve anlasın istediler belki de. Ama birbirlerinden başka kimse anlamadı onları. Hikayeleri çok farklıydı ama hepsinin tek bir amacı vardı; kendileri olabilmek. Koskoca insanlar ufacık çocuklardan çok büyük şeyler bekliyorlardı, kendi kuralları içinde sıkışıp kalsınlar çok istiyorlardı ama o ufacık çocuklar bunu kabul etmedikleri zaman kötü oluyorlardı. Hayatlarını sonsuza dek etkileyecek olsa bile alacakları her ceza hakları gibi görülüyordu. Peki bu koskoca insanlar hiç düşündü mü ellerini o çocukların boğazlarından çekmeyi. Bırakın nefes alsın çocuklar. Çok şey istemiyorlar aslında denizin kokusunu ciğerlerine kadar çekmek, kuşların gökyüzünde nasıl süzüldüğünü en ince detayına kadar görebilmek, yere düşüp sonra tekrardan kalkmak istiyorlardı. Yaşayabilecekleri tek bir hayat varken neden izin vermediniz yaşamalarına ? Bunlar yaşanırken hayatta çok uslu durmuyordu zaten. Her yandan sınıyordu çocukları. Sevgisizlikle, istediklerini yapamamakla, kurallarla, kalıplarla ve en zor sınavı olan aşkla.

 

 

 

 

 

 

Eda mesela nasıl da öfkeli hayata. Bir yanda hayalleri var bir yanda da onun için hazırlanan planlar. Mükemmel olmak, dışarıdan bakıldığı zaman her zaman güzel gözükmek zorunda olduğunu sanmak en büyük kusuruydu Eda’nın. Ailesinin onun iyiliği için yaptığı her planın altında nasıl da eziliyordu günden güne. Bu enkazın altından onu korkup kaçmaya çalıştığı aşk kurtardı. Eda’nın beni en çok etkileyen sahnesi Kerem’ e ve aşklarına şans verdikten sonra çeteye katılıp onlarla börek-ayran gömmesi oldu diyebilirim. Belki dünyanın en basit eylemi ama fazlasıyla manidar. Ama hayat galiba peşini bırakmamış Eda’nın. Yetişkin Eda mutlu gözükmüyordu. Öyle hayallerinin peşinden koşmuş bir Eda göremedik.

 

 

 

 

 

 

 

Gelelim Kerem’e. Çok sinirli, pimi çekilmiş bir bomba gibi. İnanın siniri kavga ettiği, tartıştığı insanlara değil. Kendisine, babasına. Onu babasının adı altında ezilmeye iten hayata tüm siniri. Kerem belki nasıl sevilir bilmiyordu ama o kadar cesur o kadar gözü kara ki bir deli kızı sevmekten hiç geri durmadı. Eminim bir saniye bile korkmadığına, tereddüt etmediğine. Bence Kerem’in tek korkusu Eda’yı kaybetmekti. Ee ne derler bilirsiniz insanın başına hep korktuğu ne varsa o gelirmiş. Neler yaşandı bilmiyoruz ama biliyorum ki kaybetmekten çok korktuğu Eda artık onunla değil. Hayat işte ne zaman almadı ki çok sevdiklerimizi elimizden. Bir kere sevdi diye bin defa ölümü layık gördü hep hayat.

 

 

 

 

 

 

 

 

Işık..Aslında adı gibi. Aydınlatamayacağı karanlık yok zannediyorsun Işık’a bakarken. Nasıl saf, nasıl da masum. İlk başta annesi ne derse o doğrudur diye düşünen, hayatı üzerinde ailesinin ciddi bir hak sahibi olduğuna inanan Işık nasıl da değişti. Sırf arkadaşını dövüyorlar diye hiç tereddüt etmeden nasıl da atladı çocuğun üstüne. İnanın Işık’tan asla beklemiyordum bu hareketi. Işık’ta bir nebze kendimi görüyorum. Birini sevdiği zaman çok güzel seviyor. Sahipleniyor hemen. Sevdiğinin ayağına taş değip yere düşüyor ya o kendisinin dizleri kanasın istiyor. Yeter ki karşısındaki insan zarar görmesin. Ne yaşanırsa yaşansın, ne geçerse geçsin başından mutlu olmayı, umut dolu olmayı bırakmıyor asla. Hayat senin en büyük düşmanın Işık ve ben gibiler. Kaç darbe vurursan vur, kaç kişiyi alırsan al vazgeçmiyoruz biz yaşamaktan. Işık sadece aşık olduğu insanı değil her şeyi çok fazla sevebilir. Kalbi o kadar geniş ki sığdıramayacağı sevgi yok. O dört deliyi de çok sevdi Işık. Bilmediği, öğrenemediği, tadamadığı her şeyi onlardan öğrendi. Bırakmak istemedi onları, şu dünya üzerinde onları tekrar bir araya getirecek bir şans varsa o şansa tutunmak istedi.

 

 

 

 

 

 

 

 

Fındık desem ? Eminim ki hepiniz bir ağızdan Osman dersiniz 🙂 İzlediğim en güzel karakterlerden biri olabilir. Aslına bakarsanız Osman kimdir ? diye sorduğumuzda alabildiğimiz çok fazla cevap yok. Çok zeki olduğunu, var olan her şeyi paraya çevirebileceğini bir de fındığı çok sevdiğini biliyoruz. Ve çok güzel bir babası olduğunu. Daha derdini bile bilmeden Osman herkesin gönlünde bir taht kurdu. Ben Osman’a burada üç nokta koymak istiyorum biliyorum ki zamanı gelince Osman’la ilgili çok şey konuşacağız. Ee ne de olsa yine yeşerecek fındık dalları 🙂

 

 

 

 

 

 

 

Ve bir de Sinan’ımız var. Sevgisizliği göz bebeklerine kadar işlemiş canım Sinan. Daha 14 yaşındaymış  Sinan anne ve babasının hayatlarına fazlalık olmaya başladığında. Git gide de yok olmuş Sinan. Hep şuna inanırım yeryüzünde en kolay şey sevmek. Ne bileyim işte insan yeri geliyor bir eşyayı bile çok seviyor. Annesi ve babası neden sevmedi Sinan’ı diye çok düşündüm. Sonra dedim ki bir annenin ve babanın çocuğuna karşı olan sevgisizliğine kılıf ararsan haklı çıkarırsın onları. Sinan aydınlattı beni bu noktada. “Kendini savunmak haksız olduğunu kabul etmektir.” gibi bir cümle kurduğunda farkettim bunu. Sevgisiz büyümüş bir çocuğu hayat yeteri kadar cezalandırmışken bir de Sinan cezalandırıyordu kendini. O kadar çok duvar örmüştü ki etrafına hapsetmişti kendini yalnızlığına. Sonra bir Işık girdi hayatına. İlk başta onu da kabullenemedi. Ürktü tabi ilk kez bir sevgi ile karşılaştığında. Ne yapacağını, nasıl davranacağını kestiremedi. Ama sonra karşısındaki insana nasıl sevgi gösterilir konusunda çok güzel yolunu buldu. Sevgi gördüğü yeri nasıl da güzel sevdi. Ben de çok sevmek istedim Sinan’ı. Şöyle bi kere olsun saçlarını okşayıp sen tüm sevgilerin en güzeline layıksın demek çok istedim. Günümüze baktığımızda hakkında bilgi alamadığımız tek isim Sinan. Sinan, lütfen nehrim ol gel ak yine, kelebek ol gel uç yine, çiçeğim ol aç yine, rüzgar ol çünkü henüz daha erken güle güle demek için. Biliyorum sen de istersin o yalının içinde yanında Işık, karşınızda o tablo saatlerce ona bakıp oturmayı.

Hayat inan sen gibi delisi yok. Ne çok sevgi ve de ne çok acı yaşatıyorsun. Önce bir araya getiriyor sonra bir daha buldurmuyorsun. Hep yarım, hep eksik bırakıyorsun. Ne yaşadılar hiç bilmiyorum ama çok merak ediyorum. Ben çetenin bir araya gelmek için son bir şansları olduğuna ve bunu değerlendirmek için fazlasıyla hevesli olduklarına inanıyorum. Hayat bu sefer lütfen müdahele etme, gülmek için yaratılmış gözlerde yaşlar niye ? Sence de bu sefer biraz geride durmanın zamanı gelmedi mi ?

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz