tds_thumb_td_300x0
Ecem Çalhan ile Partner Olsa Dediğimiz Oyuncular

Ecem Çalhan, Tozluyaka’ya 17. bölüm itibari ile veda edecek. Cemre’nin katil çıkması ile birlikte başlayan, Cemre’nin ölümüne kadar giden süreçte Ecem Çalhan’ın diziden ayrılıp ayrılmayacağı çokça tartışılmıştı. Vefa karakterini canlandıran Durukan Çelikkaya gibi diziye bir süre flashback sahneleri ile devam eden Çalhan’ın önümüzdeki hafta itibari ile bu sahneleri de son bulacak.

Vefa’yı çatıdan iten kişinin Cemre çıkmasının ardından, karakterinin derinliklerine inilmesi ile birlikte oyunculuğunu daha çok gösteren Ecem Çalhan, Cemre Yılmaz karakterini adeta şahlandırdı. Karakterin psikolojik travmalarından doğan hem depresyon hem manik dönemlerini öyle iyi oynadı ki, seyirci Cemre karakteri ile kendini çok iyi bir ters köşenin içinde buldu.

Tabii, bu kadar seyir zevki veren bir karakter ve oyuncuya veda etmesi de zor oldu…

Hal böyle olunca Ecem Çalhan hayranları şimdiden yeni bir proje ve Ecem Çalhan ile birlikte izlemek istedikleri yeni bir partner arayışına başladılar.

Biz de bir hayal kuralım istedik. Güzel bir dijital projede, Ecem Çalhan ile kimleri partner olarak izlemek isterdik, buyrun listemize!

Selahattin Paşalı

Boran Kuzum

Mert Yazıcıoğlu

Alperen Duymaz

Metin Akdülger

Cem Yiğit Üzümoğlu

Çağatay Ulusoy

Ramazan Mert Demir

Burak Deniz

JÜRİ ÖZEL: Ulvi Kahyaoğlu

Bu partnerliğe doyamadık! Dijital bir projede bu kimya mutlaka tekrar değerlendirilmeli!

Son Yaz 20. Bölüm Yorumu: Tutsana Ellerimi

Geçtiğimiz hafta oldukça sakin ve mutlu bir bölümle ekrana gelen Son Yaz’ın 19. bölümünün fırtına öncesi sessizlik olduğunu sezmiştik.

Gerçekten de fırtına gibi bir bölüm geldi. Ama en çok da reytinglerin de fırtına gibi gelmesine sevindim, 2 haftalık aradan sonra ufak bir tökezleme yaşadık ama kemik izleyici yine Son Yaz‘ı bırakmamış. Tüm gruplarda eski oranlarımızı geri almışız.

Yorumuma başlamadan önce bölümün adına da bir küçük değinmesem olmaz. Hissikablelvuku‘yu gördüğüm an kulaklarımda İtirazım Var filminden ”Attım tuttu Cihan.” repliği çınladı. Aynı tepkiyi Ali Atay‘ın verdiğine yemin edebilirim ama kanıtlayamam. 🙂

Çaresizlik nedir? Bağıra Çağıra Ağlamak mı?

Lafı çok uzatmadan, bölümün can alıcı noktalarına değinmek istiyorum. Öyle çok an vardı ki gerçi. Tek tek ele almak yerine bir bütün olarak değerlendireceğim bölümü çünkü yine dramı da komedisi de heyecan ve aksiyonu da dozunda ve kararında bir bölüm izledik.

Öncelikle, Canan ve Selim kimilerince tepkisizlikle suçlanmış, üzüntüleri yeterli bulunmamış. Öğrendikleri anı zaten izlemedik, Selim’in Akgün’e ”Sesin çok kötü geliyor. Bir şey mi oldu?” dediği an Canan’ın korku dolu bakışlarında kaldık ve hastane sahnesine geçtik.

Orada da Canan’ın ağlayıp bağırmasındansa, telaştan elindeki telefonu düşürmesi çok daha etkileyici bir tepkiydi. Oyunculuk da bağır çağır ağlamakta değil, böyle küçük nüanslarda saklıdır bence. Şoktan ve telaştan eli ayağı tutmuyordu ama ağıt yakmadığı için tepkisiz ilan edilmiş. İlginç.

Selim de aynı şekilde, telaşını ve korkusunu genellikle sinir seviyesi ile hissettiren bir karakterdir ve yine esip gürlemesiyle o paniği gayet verdi. Üstelik bunlardan 5 dakika sonra Yağmur’un gayet iyi olduğunu öğrendiler. Yani hayati bir tehlike kalmamış, Yağmur iyileşmiş. Daha neden paralayacaklardı kendilerini?

Kaldı ki Son Yaz öyle büyük dramların ve acıtasyonların dizisi de değil. Hiçbir sahneyi ve olayı da uzun uzadıya işlemiyor. Akgün’e araba çarptığında bölümün ilk 20 dakikasında ameliyatını olmuş, taburcu bile etmiştik hatırlayınız. Geri kalan sahnelerde Selim’i korumak için mafyacılık oyununa geçmişti.

Burada da aynı şekilde, büyük bir kazayı, ağaca çarpıp durmaları sayesinde daha hafif şekilde atlatan Yağmur’un iyi olduğunu bölümün ilk 10 dakikasında öğrendik ve bitti zaten. Bundan sonrası bu komployu kimin kurduğunu bulmak için kolları sıvamaya geçme zamanıydı. Özellikle de Selim için. Çünkü kendisi Yağmur’un babası olmasının yanı sıra bu komployu kuran Halil Sadi’ye karşı savaşan bir savcı aynı zamanda.

Yağmur’un Kaçırılması

Yağmur kaçırıldığında ise asıl korku o zaman başladı bence. Çünkü, ona bu komployu kuran Gökhan kaçırdı Yağmur’u. Asıl bu kez ne olacak, kurtulacak mı belli değildi. Burada da Canan bir an olsun Selim’in yanından ayrılmadı. Hem ağladı hem kızının peşinden gitti. Belki daha fazla ağladığını görebilir miydik? Evet. Eski sahneler hatırlanabilir, daha duygusal anlar yazılabilir miydi? Evet. Ama bölüm süresine rağmen, bu tip detaylar için zaman yoktu bana kalırsa.

Belki de iki haftalık ara etkiledi, zaten hızlı olan senaryonun daha da hızlanması gerekti. Ama bundan yana pek şikayetim olduğunu söyleyemem. Bu bölüm süreleri ile yerli dizinin dramı hiç çekilmiyor açıkcası. 🙂 Uzun uzun göz yaşı dökmektense, son sahnede çatışma esnasında kızının kulaklarını kapatıp bir yandan ağlarken bir yandan da ona çocukluğundaki gibi şarkı söylemek ON KAT DAHA ETKİLİ BİR SAHNEYDİ.

Bir de söylemem gerekir ki silahlarla çatışma ve aksiyonun ilk kez kendini bu kadar hissettirdiği bir bölüm izledik. Yağmur’un silah seslerini duyup ”Artık dursun lütfen. Kimse zarar görmesin.” diye ağlaması ve Hümeyra‘dan ”Tutsana Ellerimi” şarkısının çalmaya başlaması, o çatışma sahnesini bile sanat gibi göstermiş, sahnenin duygusu arşa çıkmış daha ne diyebilirim ki.

Bu bölümden yana tek üzgünlüğüm, dizinin bana göre en iyi ikilisi olan Selim ve Akgün birlikteliğini az görmemizdi. Onu da haftaya Akgün’ün babasının kaçırılması ile telafi ederiz diye düşünüyorum. Bu bölüm Yağmur’la yaşadığı kaza şokundan sonra bir de babası ve Yağmur’un hayatı arasında kalması yetmezmiş gibi bunlara son olarak da babasının kaçırılması eklendi. Akgün, çaresizlik üstüne çaresizlik yaşarken yine Selim olacak yanında.

Bölüm yorumumu bitirirken Yağmur Kara‘ya ayrı bir parantez açmamak da olmaz. Bu kıza dövüş kursuna gitme ve dövüşme skillini kim yüklediyse tebrik ediyorum muhteşem ve de örnek alınası bir özellik.

Kurtarılmayı beklemek yerine her durumdan kendini kurtarıyor hatta bir kere karşısındaki adamı enseden indirerek Akgün’ü kurtarmışlığı da vardı. Dövüş konusundan da hariç, ilk bölümler arabayla geri dönüp, Akgün’ü kurtardığı sahneden söz etmiyorum bile.

Kısacası kimileri ister buna ”burnunu sokmak” desin ama Yağmur da bu dizinin önemli bir karakteri, bu olayların içinde yaşanan her şey onu da etkiliyor hatta bu bölüm kaza yapan ve kaçırılan kişi Yağmur olduğu için bizzat KENDİSİ YAŞADI. E yorumu da olsun dimi bi zahmet? Aklı var çünkü. Hatta Selim savcımıza çekmiş, dizinin en zeki karakterlerinden biri. Saksı gibi durmasını mı bekliyorsunuz? Tabii ki her olaya bir fikri olacak, her olayın peşinden gidecek. Gerçekleri öğrenmek istiyor ve bunu yapacak cesareti de gücü de var. Bundan da doğal bir şey olamaz. Sonuna kadar Yağmur Kara’cıyız!

Üstelik kendini kaçıran Gökhan’da suç yok da, olaya yorum getiriyor bir şekilde konuşarak ikna etmeyi deniyor diye Yağmur mu her şeye karışıyor oluyor. İlginç. Oturduğu yerde ağzı kapalı beklesin istiyorsanız, başka diziler önerebiliriz.

Toparlamak gerekirse, yine her olayın ve karakterin dozunda işlendiği, güzel bir bölüm izledik. Hem de onca araya ve probleme rağmen. Daha da iyilerini izleyeceğiz. Tek temennim daha fazla Selim ve Akgün görmek olduğunu da son bir daha hatırlatıyor ve sezon finalini beklemeye koyuluyorum!

Son Döngü: Dark 3. Sezon İncelemesi

Dark, üçüncü ve final sezonuyla ekranlara veda etmiş bulunuyor. Tadı damağımızda kalan ama aynı zamanda da tadında biten bi efsane olarak anılacak. 

Girişi çok da uzatmadan, 3. sezonda ne izledik biraz bunlardan bahsetmek istiyorum çünkü o kadar dolu bir sezondu ki. Burayı kısa kesmek pek de mümkün olmayacak. Öncelikle, Dark’ın mindfuck yaşatması konusundan ziyade, karakterlerinden kaynaklanıyor. Kimin kim olduğunu ve kimin nesi olduğunu hatırlayabilsek her şey çok kolay olacak aslında. 🙂 Bu yüzden Darknetflix Instagram sayfası dev hizmet olarak böyle bir tablo paylaşmış. İzlerken yanınızda bulundurmak için buraya tıklayabilirsiniz.   Tabii tabloda eksikler var ama yine de yardımcı oluyor. Veya bu konuda başka paylaşımlar da bulabilirsiniz.

Dizinin final sezonunun akıllarda tek bir soru işareti bile bırakmadan her şeyin mükemmel bir şekilde bağlandığını söyleyerek ve bundan sonrası için ise spoiler uyarımı koyarak 3. sezon incelemesine başlıyorum. (Tabii 2017 yapımı bir dizi olunca, haliyle bu türün eski dizilerinden de esintiler olabiliyor bu nedenle yorumumda arada başka dizilere de yer vereceğim. Dark yorumu okurken Fringe spoileri yedik demeyiniz sonra, dikkat. 🙂 )

Dizinin ilk sezonuna dair bildiğimiz en temel şey: 33 yılda bir tekrarlanan döngülerdi. Bu döngülerin Ay-Güneş döngüsüne dayandığını biliyorduk. Yıldızlar, gezegenler, bütün evren 33 yılda bir aynı konuma geliyor. Hatta Nietzche bu noktada Bengi Dönüşü denilen felsefi bir çıkarım yapmıştır. Yani, evren ve zaman sonsuz bir döngü içerisindedir ve her şey sonsuza kadar tekrar yaşanacaktır.  Eğer evrendeki tüm olaylar tekrar ediliyorsa özgür irade de yoktur. Özgür irade bir ilizyondur. 

Dizinin ilk sezonunda konu bu kadardan ibaretken, ikinci sezonda Jonas’ın gelecekte dönüştüğü Adam halini gördük. Ve bu hali, döngü devam edebilsin diye Martha’yı öldürmüştü. Aslında buralar üçüncü sezon için büyük ipuçları taşıyormuş. Ama son sezonu izlediğimizde her şey yerli yerine oturdu. 

Şimdi sondan başlayarak dizinin konusuna bütün olarak bakalım.

Öncelikle başta tek dünya ama farklı zamanlar olduğunu sanarken, üçüncü sezonda öğreniyoruz ki gerçekte üç ayrı dünya var. 

Üçüncü dünya ANA DÜNYA olarak geçiyor. Yani gerçek dünya orası. Bizim ilk sezon izlediğimiz Dünya da, ikinci sezon finalinde Martha’nın geldiği dünya da aslında burada yaşanan bir olay/hata’dan doğmuş. Ve aslında hiç var olmamaları gerekiyormuş. Bu nedenle tekrar eden döngülere hapsolmuş, sürekli bir şeylerin ters gittiği iki hastalıklı dünya buralar. Hatta dizide çıbana benzetiliyorlar. Burasının yok olması ana dünyayı etkilemiyor. Hatta bazılarının mutlu ve olması gerektiği gibi yaşayabileceği tek yer ana yani gerçek dünya. Bunlardan biri Regina. Claudia bu yüzden döngüleri bozmak için bu kadar çalışıyormuş. Kızını tüm dünyalarda kurtarabileceğini sanıyor başta ama sonra fark ediyor ki gerçek olan dünya bir tane ve kızı sadece orda yaşayabilir. Bu da döngüden çıkmaya ve bu hatalı olan diğer iki dünyanın var olmamasına bağlı. 

Peki bu hata nereden çıkmış? Aslında buradaki konu Fringe’i oldukça anımsatıyor. 86 yılında kuantum fizikçi bir baba, oğlunu, gelinini ve torununu trafik kazasında kaybediyor. Kuantum ile ilgilendiği için de teoride olan zamanda yolculuk için bir makine icat edebilirse, kazayı engelleyebileceğini düşünüyor. 

Aslında paralel evren konusu son dönemde aklınıza gelebilecek her fantastik dizide bolca yer alırken benim için bu konunun zirvesi FRINGE dizisidir.  Kaldı ki diğer diziler birkaç bölüm ya da bir sezonda yer verirken, Fringe dizisi konusunu tamamen bunun üzerine kurmuştur. Hem de akla gelebilecek en etkileyici kurgulardan biriyle. Oğlunu kaybeden bir babanın, sınırları ne kadar zorlayabileceğini ele alır. Bu evrende oğlunu kaybeden kuantum fizikçi Walter Bishop, çocuk yaştaki oğlunu kaybetmeye dayanamaz ve bilimin sınırlarını zorlayarak paralel evrene giden bir kapı açar ve oğlunun yaşayan versiyonunu alıp getirir. Ve tabii bu da iki dünya arasında bir dolu dengesizliğe ve çöküşe neden olur.

Dark’ta geçtiğimiz sezon sonu paralel evren konusunu duymak tereddüt yaratmıştı. Acaba Dark da geçiştirerek mi işleyecek diyordum ama hiç de öyle olmadı. Burada da Fringe ile benzer bir durum var. Tek farkları bu kez izlenen yol paralel evrenler arası yolculuk değil de zamanda yolculuk. 

Ancak, profesör zamanda yolculuk yapmak isterken dünyada bölünme yaşanıyor ve yanlışlıkla iki hatalı paralel evren yaratmış oluyor. Bu evrenlerden de biri Martha’nın biri Jonas’ın dünyası. Burada da apayrı bir metafor kullanılmış ki bu da biraz 5. sezonun Supernatural’ı tadı vermedi değil. Bu iki hatalı dünyanın merkezini Jonas ve Martha oluşturuyor. Bir anlamda her şey onlardan geliyor çünkü onların yaşlı halleri döngüyü sonsuza kadar devam ettirmek için kendi gençlikleri de dahil herkesi kullanıyorlar.

Yani ilk iki sezon döngüyü ve kıyameti durdurmak için ne yapıldıysa aslında yalanmış. Yapılan her hamle, aslında döngünün düğümünü daha sıkıyordu. Her şeyin onlardan doğması ile Jonas ve Martha’nın yaşlı halleri Adam ve Eva (Adem ve Havva) olarak geçiyor. Jonas’ın gelecekti adı bu nedenle Adam’mış. Martha’nın evindeki tabloyu ve onun adının da Eva olduğunu görmemiz ile anlamlandı. Eva da Adam da kendi tarafındakilere onlar döngüyü besledikçe Cennet’i vaat ediyorlar. Bu anlamda da Supernatural’ın 5. sezonunu akıllara getirdi. Dean ve Sam nasıl ki Lucifer ve Michael’in yer yüzündeki temsilleri gibi anıldıysa, dünya üzerindeki Martha ve Jonas da Adam ve Eva ile ilişkilendirilmiş.

Peki bu ikilinin döngüyü beslemedeki amacı neydi?

Bu üçlünün kim olduğunu sezonun başında çok düşündük, 4. bölümde kim oldukları sonunda anlaşıldı. Martha ve Jonas’ın oğluymuş. Eva, ikinci dünyadaki Martha ve Jonas’ın bir araya gelmesini bu nedenle istiyormuş. Martha’nın hamileliğinden sonra, gelecekteki Martha’ya Jonas’ı öldürttü. Bunu da o Martha’ya, Adam’ın bebeği öldürmek istemesiyle açıkladı. Her şeyin olduğu gibi olması ve oğlunun yaşaması için genç olan Jonas ölmeliydi. Yani Eva’nın amacı oğlunu yaşatmak, Adam’ın amacı ise öldürmek. 66 yıl boyunca döngü bu iki savaş arasında beslenip durmuş. Yapılan her hamle düğümü daha da sıkı hale getirmiş.

Çünkü iki ayrı dünya olsa da bu dünyalarda da yaşam tek bir doğrultuda akmıyor. Bu dünyaların da birinde Martha, Jonas’ı alıp kendi dünyasına getirirken, diğer seçenekte Bartozs gelip, bu hamlenin döngüyü beslediğini, Jonas’ı götürmemesi gerektiğini söylüyor ve Martha’yı alıp gidiyor. Böylece Jonas’ın önünde iki yol açılıyor. Birincisi, diğer Martha ile onun dünyasına gidişi ki açıkcası bu ilk versiyon gerçekten de döngüyü daha da beslemekten başka bir işe yaramıyor. Planlanan gibi Martha hamile kalıyor ve sonunda Jonas ölüyor.

İkinci seçenekte ise Jonas, Martha’yı 2. sezon finalinde kendisini götürmeye geldiği andan hemen öncesine giderek, Martha onu bulmadan önce o Martha’yı bulmuş oluyor. Martha’nın dünyasına hiç gitmiyor. Ve ilk kez döngü dışına çıkılıp farklı bir versiyon yaşanmaya başlanıyor.

Bu tip seçimler anlatılırken; dizi ekranı ikiye bölerek bize öyle sahneler izletiyor ki adeta görsel şölen… Jeneriği izlerken nasıl kendimden geçiyorsam, bu ikiye bölünen sahneleri de hayranlıkla izledim. Her şey bu kadar güzel eşleşebilirdi. 

 

Martha ve Jonas, bu iki dünyadaki hatanın kaynağı oldukları için düzeltmenin yolu da onlardan geçiyor. İkili, gerçek olan dünyaya, o kazanın gerçekleşeceği güne gidiyorlar. Ve profesörün oğlunun, gelininin ve torununun olduğu arabanın köprüye sürüklenmesini önlüyorlar.

Böylece zaman makinesi hiç yaratılmıyor. Zaman makinesi çalışırken oluşan hatalı iki dünya da oluşmamış oluyor.

Ama bu kadarından Adam ve Eva’nın bile haberi yoktu. Son; onlar için de sürpriz oluyor. Çünkü üçüncü ANA DÜNYA’yı Claudia çözüp Adam’a açıklıyor, o da Eva’ya… Bizler de aynı anda bu iki dünyanın yok oluşunu izliyoruz. Matha, Jonas, Eva, Adam… Hepsi birlikte, aynı anda bitiyor. Gerçek olan tek ana dünya kalıyor. 

Martha bu sırada yok olmadan önce gerçek olan dünyada bizden geriye bir şey kalacak mı diye soruyor.

Hamile olan Hannah’in oğluna koymak istediği isim manidar. Bir şeyler mutlaka kalacaktır…

Böylece mükemmel bir döngünün daha sonuna gelerek, diziyi de noktalandırmış bulunuyoruz. Dark, ilk sezonu ile de farklı olduğunu hissettirmişti. Buna yakışan bir kapanış yaptı. Hiç bozmadı ve kült dizilerin tadını yakalamayı başaran, günümüzün tarzı olan izle-geç bir dizi değil de izlemesi dikkat ve sabır gerektiren başarılı bir yapım çıkardı ortaya. Kendisini tam notla uğurluyoruz, final incelememiz umarım yararlı olmuştur.

I Am Not Okay With This 1. Sezon 1. Bölüm İncelemesi

Stranger Things’in yapımcılarının yeni dizisi I’m Not Okay With This, Netflix’te bugün itibari ile yayına giren ve yönetmen koltuğunda ise The End Of The F***ing World dizisinin yönetmenini Jonathan Entwistle’in oturduğu gençlik-dram-komedi türünde bir dizi.

Bölümler, TEOTFW gibi sadece 20 dakikadan oluşuyor. Yani bir sezonunu film izler gibi bir oturuşta bitirebileceğiniz bir dizi. İlk sezon hafta ortasında gelmiş olsa da bu anlamda hafta sonuna saklamak isteyenlerin de aklında bulunsun diyebiliriz. 🙂

Konusu 

Syd, 17 yaşında babasını kaybetmiş bir lise öğrenci. Annesi ve kardeşi ile küçük bir kasabada yaşıyor. Babası intihar etmiş. Annesi ile arası iyi değil ama küçük kardeşini seviyor ve iyi anlaşıyorlar. Hatta kardeşinin yaptığı çizimlere bakılırsa ileride o zırhların işlerine fazlasıyla yarayacağını hissettim gibi diyebilirim.

Syd, ilk bölümüme bakılırsa hem babasının ölümünü anlamlandıramaması ve üzülmesi hem de ergenliğe geçiş nedeniyle kontrol problemleri yaşıyor bu da süper güçlerini keşfetmesine neden oluyor. Belki de onları tetikliyor.

En yakın arkadaşının, okulun en popüler ve ‘kötü’ çocuğuyla sevgili olması ya da babasının ölümüne ve annesine çok sinirlenmesi Syd’in hedef aldığı şeyin ya da kişinin başına bir şey gelmesine yol açıyor. Zihin gücüyle nesneleri kontrol edebiliyor, durdurup, oynatabiliyor, patlatabiliyor ve zarar verebiliyor kısacası.

İlk bölüm boyunca Syd, bir takım olaylara kendisinin neden olup olmadığından emin olamasa da bölüm sonunda güçleriyle ilgili bir tereddüt kalmıyor ve dizimiz tam anlamıyla başlıyor!

Kimler İzlemeli?

Dizinin, 17 yaşındaki Syd adındaki bir genç kızın özel güçlerini fark etmesini konu alması ile Stranger Things tarzını anımsıyorsunuz ama dizide yönetmen etkisi olsa gerek özellikle The End of The F***ing World tadı almak mümkün.

Özellikle Syd ve komşusu olan çocuğun ‘freak’lik seviyeleri, giyimleri ve yaşam tarzları Allysa ve James ikilisini akıllara getiriyor. Tek farkı bu kez karakterler bir dizi cinayet içerisinde değil de Stranger Things’teki gibi daha fantastik ve paranormal mevzular içerisinde olacaklar.

Soundtracklerin seksenler havası ise iki diziden birden izler taşıyor. Başrolde ise, It (O) filminden de hatırlayacağınız, sevilen oyuncu Sophia Lillis yer alıyor.

Netflix’in gençlik dizilerini seviyorsanız, bu diziyi de en azından ilk bölüm itibari ile beğenmek mümkün. Kakakterlerin ucubeliği sevimli boyutlarda. James&allysa ikilisine doyamadıysanız bu dizi size yeni bir çift vaat edebilir. İlk bölümde kendi evlerinde ayrı ayrı, aynı şarkıyı dinlemeleri ve Syd’in dans etmesi, ikilinin dikkat çeken güzellikle bir sahnesiydi mesela…

Bir de söylemeden geçemeyeceğim Sophia’yı IT’den beri beğeniyorduk ama Wyatt Oleff süpriz oldu. Ve daha ilk bölümdeki izlenimimle bile söyleyebilirim özellikle, Wyatt Oleff kesinlikle çok konuşulacak bir yetenek ve adından sosyal medyada çok bahsettirecek. Demedi demeyin! Şuraya yazıyoruz. 

Özetle kimler izlemeli sorusuna tahmin edeceğiniz üzere The End of the Fucking World ve Stranger Things dizilerini izleyenlerin ekstra dikkatine diyoruz!

IMDb’den ne haber?

Dizinin açılış puanı 8,1 olarak görülüyor. Bu haliyle Stranger Things ve End of The Fucking World ile rekabet edebilir mi henüz bilmiyoruz ama ilk izlenimler olumlu ve dizinin puanı 7 civarında sabitlenir diye düşünüyoruz. İyi bir açılış denebilir.

İzlemeniz Gereken 6 FOX Dizisi Önerisi!

FOX, genellikle kaliteli ve ciddi dramalarıyla hatta polisiyeleri ile tanınan bir kanaldır. Mutlaka izlemeniz gereken 6 FOX Kanalı dizini listeledik!

House MD

Eskilerden bir giriş yapalım. House MD, tarihin gelmiş geçmiş en çok izlenen ve en kült dizilerinden biridir. Hatta günümüzde Hekimoğlu adıyla ülkemize uyarlanan dizinin yerli versiyonu da çok sevilmiştir. House MD, doktor dizisi gibi görünse de kökünü polisiyeden alır. Aslında Sherlock efsanesinin dedektif değil de bir doktora ve hastaneye uyarlanmış versiyonudur. Dizinin fikri buradan doğmuştur. Nadir görülen vakalar House ve ekibi tarafından adeta bir cinayet çözülüyormuş gibi didik didik araştırılır.

Lucifer

Lucifer, tam olarak FOX kanalı imzası taşıyan dizilerden biridir. Her ne kadar FOX, diziyi iptal etme hatasına düşerek son sezonları Netflix’e kaptırmış olsa da ilk 3 sezon itibari ile FOX dizisidir. Yarı polisiye tadının yanı sıra fantastik olan konusunu da büyük bir ciddiyette ve klaslıkta işler. Dizi ne kadar şeytan olan Lucifer’ın hayatını konu alsa da, Lucifer’ın dedektif partneri Chloe ile birlikte her bölüm bir polisiye vaka da izleriz. Tom Ellis’in coolluğunun dizinin coolluğuna karıştığı, kaçırılmaması gereken bir dizi.  

The O.C

Gençlik dizilerinin genellikle The CW’da yayınlanmasına alışık olsak da The OC, FOX kanalının işidir. California’da geçen dizi gençlik dizisi olmasının yanı sıra aslında güzel bir soft drama tadı da taşır. The OC, ülkemize de uyarlanan Medcezir’in orijinal dizisidir. Evlat edinilen bir gencin yeni yaşamını ve okul hayatını anlatır. Kalbimizi California’da bırakmamıza neden olacak kadar güzeldir. 

The X Files

The X Files, 1994 yılında yayınlanmaya başlayan paranormal polisiye türünde bir dizidir. Kız kardeşinin çocukken uzaylılar tarafından kaçırıldığına inanan Mulder’ın FBI’ın X Files yani Gizli Dosyalar departmanında çözülemeyen paranormal vakaları incelemesini konu alır. Mulder’a partner olarak ise tam bir bilim insanı olan Scully görevlendirilir. Mulder, inancı; Scully ise bilimi temsil ederek ikili her vakanın aslını anlamak isterken bolca çatışır. Alt metni güçlüdür, 90’lar paranormalliği müthiş bir atmosfer sunar ve muazzam komplo teorileri üreten bir dizidir. Zamanının ünlü bir dizisi olsa da günümüzde The X Files izleyenlere çok sık rastlanmadığından şiddetle öneririm bu diziyi.

Fringe

Yine bir paranormal-polisiye dizi. Fringe, aslında The X files’tan da esinlenmiştir. Fringe’de de The X files gibi FBI’ın gerçekte var olmayan bir departmanı uydurulur. Bu kez departmanın adı ‘’Gizli Dosyalar’’ değil, ‘’sınır Bilim’’dir. Ancak burada ana konu uzaylılar değil, paralel evren ve benzeri konulardır. Kuantum fiziği muhteşem bir kurguyla harmanlanmıştır. Ayrıca dizinin en orijinal yanlarından biri de başlangıçta fantastik gibi görünen her konunun aslında kuantum fiziğinde bir karşılığı olması ve dizinin bilime mutlaka dayandırılmasıdır. Yine komplo teorileri konusunda beyin yaktıran muazzamlıkta bir dizidir. İzlemeniz şiddetle tavsiye edilir.

New Girl

O zaman biraz da komedi diyelim. New Girl ve Brooklyn Nine-Nine, Fox’un komedi alanında da başarılı olduğunu gösteren dizilerde başta gelirler. Ancak Brooklyn Nine-Nine kanal değiştirdiği için ona NBC dizileri içerisinde yer verdim. New girl’e gelirsek başrolünde ”Aşkın 500 Günü” filminden beri aşık olduğumuz Zoeey Deschanel’in yer aldığı, Jess adlı bir genç kadının 3 erkekle ev arkadaşı oluğu; hafif ten Friends ve How I Met Your Mother konseptinde hem komedi hem de romantik komedidir. 

error: Korunan İçerik!