tds_thumb_td_300x0
Yargı 66.Bölüm Yorumu: “Tahassür”

Şükür kavuşturana… Uzun bir aranın ardından, tekrardan, bir aradayız. Merhaba Sevgili Okurlarım! Nasılsınız? Umarım iyisinizdir, değilseniz bile artık iyi olmak durumundasınız. Çünkü sizlerin de bildiği üzere; ekrana geldiği ilk günden bu yana feleğimizi şaşırtan, bizi duygudan duyguya sürükleyen, pazar akşamlarımızın kepenklerini seve seve kapatmamıza neden olan o dizi nihayet aramıza döndü. Yargı. Evet, Yargı 3.sezonu ile bomba bir şekilde yeni sezonuna giriş yaptı. O yüzden, izninizle, önce bir hoş geldin diyelim pazar akşamlarının vazgeçilmezine. Sonra da ağlamalara doyamadığımız o bölümü, 66. bölümü konuşalım. O zaman ne diyoruz? “Ağlamaya ve gülmeye deli gibi hazırız. Hoş geldin Yargı!”

Ceylin’in kaybolan kızıyla birlikte yüzündeki tebessümün de kaybolması…

Avaz avaz bir ses… “Kızım! Kızım nerede? Mercan nerede?!” diye. Hani derler ya; “Evladımın ayağı taşa değse, benim yüreğim kanar.” diye, işte Ceylin’inki de o hesap… Bağırıyor, haykırıyor; hiç durmaksızın, bir karada bir denizde evladını arıyor. Hem de öyle bir arıyor ki, önüne gelene tek bir soru yöneltiyor: “İki yaşlarında, kısa saçlı böyle… Kızımı görmediniz mi?” diye. Yetmiyor, düşe kalka plajın her bir köşesine bakıyor. Ama görüyor ki, yok. Maalesef bebeği yok! Mercan’ı yok! Ne yapsın, yığılıp kalıyor tabii. Etrafına toplanan kalabalık ise, “Dur kızım, bulacaklar. Merak etme, bulacaklar.” demekle kalıyor. Ama bilmiyorlar ki, bir anne için, evladından ayrı geçen her bir saniyenin ne denli cehennem olduğunu… Neyse. Öyle ya da böyle zaman bir şekilde geçiyor fakat gel gör ki, Ceylin için o zaman hiç geçmiyor. Ne diyordu şarkıda? “Sadece ikimizin uyandığı saatlerde duruyor zaman, Çünkü sadece sen tutuklarsın beni, apansız uyanış gibi”

Peki Ceylin’in kumu kazdıkça kazma metaforu… Bu tam olarak Mercan’sız geçen her bir saniyede Ceylin’in yüreğinde açılan oyuk değil mi?

Tam da bu noktada, Mercan’a dair en ufacık bir ize bile rastlamaz iken bir görgü tanığı çıkıyor karşımıza. O görgü tanığı usulca Ceylin’in omzuna dokunup diyor ki; “Denize gitmedi. Sana anne, anne dedi ama duymadın.” İşte bu cümle, Ceylin’e yetiyor ve bir anne olarak ayağa kalkıp yeniden kızının peşine düşüyor. Keşke işler umduğu gibi gidebilseydi ama işte… Maalesef ki, görgü tanığı olarak dikkate aldığı Macit Amca ileri düzeyde bir demans hastası çıkıyor ve hâl böyle olunca, kızına dair öğrenebildiği tek iz, sadece o cümle oluyor. Tabi bir yandan aramalara da hızla devam ediliyor. Başta Yekta olmak üzere, herkes minik Mercan için seferber oluyor.

Ama işte, yapılan tüm aramalar yetersiz kalıyor. Özellikle de bir anne için. “Ilgaz kalk, kızımızı arayalım. Kızımız kaçırıldı, bizim kızımız kaçırıldı. Çok karanlık ve karanlıktan korkar benim kızım. O şimdi ağlıyordur, annem nerede diye ağlıyordur.” Bu sahne ve devamında gelen o acı feryat var ya hani, “Mercan!” diye… İşte o sahneye gömün beni. Çünkü çok etkilendim. Bir anne boğazı yırtılırcasına feryat ediyor, hem de kim için? Canının en kıymetli yeri için, kızı için. Peki, bize bu hissi hücrelerimize kadar hissettiren kim? Sevgili Pınar Deniz. “İyi ki varsınız Pınar Hanım, iyi ki Ceylin’e hayat veren kişi sizsiniz…” 🧿

“Ben iyi bir anne değilim!”
“Annecim, karanlık. Sensiz dünyam çok karanlık. N’olur bana geri dön!”

Mercan yok, doğru. Annesi onu arıyor, doğru. Peki babası? Babası aramıyor mu kızını? Aramaz mı, deli gibi arıyor. Ama sizin de bildiğiniz üzere, Ceylin yıkılmış durumda. Bir de Ilgaz yıkılırsa kim arayacak kızlarını? Tıfıl savcı Efe mi yoksa kendi kayıpları ile kızının kaybını her an kıyas eden Gül mü? Kim arayacak Mercan’ı? Elbette, anne ve babası. Onlar arayacak sonuna kadar Mercan’ı. Ee şartlar böyle olunca, bölüm boyunca gördüğümüz üzere, kızlarını arama yolunda metanetli ve sabırlı olma görevi Ilgaz’a düştü.

Allah var, Ilgaz hep sabırlı bir karakterdi bugüne kadar. Ama işte, hayat ya bu, bu sefer aradığı kişi kızı olunca onun da şirazesi kaydı. Bu da çok normal zaten. O da bir insan, o da bir acılı baba. Ne diyordu kamera görüntülerini izlerken? “Pizza var mı diye sormuştu. Yok deyince çok üzülmüştü.” Ah, Ilgaz. Bu sahnede de sen mahvettin beni. Kızının kucağındaki son görüntüsüne bakarken ki dolu dolu gözlerin, tarifsiz bir acıya hapsolan mimiklerin… “Daha ne diyeyim Sevgili Kaan Urgancıoğlu, iyi ki siz… İyi ki Ilgaz Kaya’ya hayat veren, onu ifade eden sizsiniz…” 🧿

“Babacım, neredesin? Neredesin gözümün bebeği?”

Buraya kadar ki yazdıklarımdan anlayacağınız üzere, dün akşam, seyir zevki muhteşem olan bir bölümle karşı karşıyaydık. Gerçekten de fragmanlar başta olmak üzere, oyuncuların da röportajlarında vadettiği gibi ağlaya ağlaya bi’ kaldık ve neredeyse stok ettiğimiz tüm peçetelerimizi ekran karşısında bitirdik. Ki eminim, peçeteler en çok adli tıp sahnesinde düşmedi elimizden. Bir telefon ve gelinen yerde göze çarpan bir şapka. Bizler için o şapka alelade bir şey olsa bile, o şapka, Ceylin ve Ilgaz için her şeydi. Kızlarından geride kalan küçük ama avuçlarının aralarına alıp burunlarına götürdüklerinde çok büyük bir şeydi. Çünkü evlat kokuyordu o şapka, evlat. Kızları, Mercan’ları vardı o şapkanın her bir tarafında. Ki Ceylin’in koşarak kendini merdivenlere atıp şapkayı koklaması da, ne yazık ki, bu dediklerimi doğruluyordu. “Gel kızım sokul bana, bir kez daha alayım kokusunu benim küçük bahçemin…”

“Evlat kokusu, cennet kokusudur.”

Evladığın yokluğu, hiçbir şeyin yokluğuna benzemez.

Ya Ilgaz? Ilgaz nerede o sırada? Kurumun tuvaletinde. Ne yapıyor peki? Adliyedeki odasında attığı ilk adımlarına şahitlik ettiği biricik kızlarının artık hayatta olmayabileceği gerçeğiyle yüzleşmeye çalışıyor. Belki de bir baba olarak Ilgaz’ı en çok kahreden de budur ha? Kızının bir daha attığı adımlara şahitlik edememe ihtimali ve yolun geri kalanında da ona kollarını açıp karşılayamamasıdır. Belli ki Ilgaz’da benimle aynı düşüncede ki, aynaya baktığında bu gerçekle yüzleşmemek için, o aynayı paramparça ediyor. Hatta yalnızca aynayı değil, Mercan’sız paramparça olan hayatları gibi tuvaleti de darmadığın ediyor ve bir daha asla ama asla pizza yemiyor. Ne de olsa, zamanla acısı katlandıkça gördü ki, onu kızından ayrı düşüren sipariş ettiği o lanet olası pizzalardı.

Acıları ortak olan fakat acılarını göğüsleyiş şekilleri farklı olan iki kalp…

“Her yerdesin kızım, çok özledim seni.”

Biz de bu dakikalarda tıpkı Ilgaz ve Ceylin gibi perişan bir haldeyiz. “Mercan, Mercan!” diye hıçkıra hıçkıra ağlıyoruz. Aslında sadece Mercan için değil, Ilgaz’la Ceylin’e de ağlıyoruz biz. Çünkü biliyoruz ki, birbirini çok ama çok seven bu iki sevgilinin arasına ilk uçurum; bu şapka ve onlarca görülen örnek vakalardan mütevellit kestirilen acı son ihtimali ile giriyor. Sonrası da pek beklenmedik değil… Bir yatak ve birbirine sırt dönmüş iki sevgili. Biri gözlerini yumamıyor, kızımı görürüm rüyamda da uyandığımda yok olur diye. Bir diğeri ise, kendini rüyalara hapsedip boğuyor ağır ağır. Böyle böyle derken bir yıl sonunda bu iki sevgilinin arasındaki her şey tümüyle yok oluyor ve yana yana birbirlerinden ayrılıyorlar. Ki bu bu noktada kadın her şeye rağmen aşkın penceresini az da olsa açık bırakıyor; “Bir gün Mercan dönerse…” diyerek.

“Kül olur kalbimdeki zamanla, yana yana yana…”

İşte Ceylin’in bu cümlesinin üzerinden tam 1,5 yıl geçiyor ve biz bugüne geliyoruz. Bugün ise, Mercan’ın kaybolduğu plajdayız. Ilgaz, Ceylin ve Pascal yeniden yan yana. Bakalım yaşadıkları bu acı onlara ve bize ne getirecek? İlerleyen günlerde neler olacak? Mercan bulunacak mı? Kaya Ailesi’nin mutlu aile tablosuna yeniden şahitlik edecek miyiz? Tüm bu soruların cevabını hep birlikte alacağız. O güne dek birbirimizden ayrılmak yok. Her pazar akşamı beraberiz, tamam mı?

“Yaşayacağız, ne yaşarsak birlikte yaşayacağız.”

Bölüm yorumumun sonuna gelirken, istiyorum ki son sözlerim Sevgili Sema Ergenekon’a olsun. “Sema Hanım, şahanesiniz. Ve bilmenizi isterim ki; bugün hâlâ #IlCey ‘in aşkından bahsediyorsak, bu aşka hayat veren oyuncularımızdan sonra en büyük pay sizde. Hatta her daim sizde desek, daha doğru gibi…. Çünkü bir hikâye ne kadar sağlam olursa, o denli sağlam hissettirir kendini. Teşekkürler Sema Hanım, çok güzel bir hikâyeye imza attınız.”

🤍

Ve son olarak; bu hikâyeyi yazan, oynayan ve yöneten herkese kucak dolusu sevgiler… Yeni bölüm yorumlarında görüşmek üzere…

Maraşlı’nın 1. Bölümünde Ne İzledik?

Selamlar… İzleyicinin uzun zamandır beklediği o taze kan nihayet geldi. Evet! Evet, Maraşlı’dan bahsediyorum. Yönetmen koltuğunda Arda Sarıgün’ün, senaryo koltuğunda ise Ethem Özışık’ın oturduğu; başrolünü Burak Deniz ve Alina Boz’un paylaştığı, pazartesi gününün yeni soluğu ile tanıştınız mı? Ben tanıştım ve söylemek isterim ki, tanışmayan varsa çok şey kaçırdı. Çünkü insanı, ilk saniyesinden son saniyesine kadar ekrana kilitleyip, uzun uzun düşündüren bir yapım vardı karşımızda. Ve yine söylemek isterim ki; temposundan müziğine, müziğinden sahnesine, sahnesinden karakterlerine kadar her şey çok iyiydi. Hem de daha ilk bölümden… Öncelikle bunun için tüm ekibi kutluyor, reytinglerde bol şans diliyorum.

Maraşlı Ne Anlatıyor?

Gelelim hikâyemize… Hikâyemizin esas kahramanı, Celal. Nam-ı diğer Maraşlı. Kendisi eski bir bordo bereli. “Yani? Ne ayak bu Maraşlı?” diye soracak olursanız, yaralı bir baba derim. Öyle yaralı bir baba ki, sormayın gitsin. Hikâyede bu yarasından doğuyor ya zaten.

Maraşlı’nın bıcır bıcır konuşan tatlı bir kızı vardır ve bir gün, bir gün kızı vurulur ve derin bir sessizliğe mahkum edilir. İşte Maraşlı da o sessizliği yaratanların peşine düşer. O noktada da yolları fotoğraf sanatçısı olan Mahur ile kesişir. Hem de ne kesişme… Bir kitap adından, silahların patladığı eski bir fabrikaya kadar uzanıyor…

Sizi bilmem ama yine bir Ethem Özışık imzası ve yine şahlaşan sahneler… Ağzımız açık izledik. Mesela sürekli kredi için arayan bankanın altından istihbaratın çıkması… “Güzel bir ters köşe değil miydi?” Bana soracak olursanız, Maraşlı doğru iz üzerinde. Aradığı isim ise, Mahur’un abisi yani İlhan Tüzel. O abide bir iş var. Bana sergilediği hareketler pek bir yavan geldi. “Neden mi?” derseniz, bir olaylara karşı bakış açısına bakın, derim.

“Ne dersiniz? Maraşlı’nın kaybolan yıllarını Mahur verebilecek mi?” Duyuyorum. “Hiç şüphesiz,” dediğinizi duyuyorum. O zaman anlaşalım, her hafta pazartesi saat 20.00’de. Atv ekranlarında… Aman ha, sakın kaçırmayın.

Sadakatsiz Dizisine İlk Bakış | 1. Bölümde Neler Oldu?

Aylar geçiyor, mevsimler değişiyor ve televizyon ekranları yeni dizilere ev sahipliği yapıyor. Şu zorlu günlerde, pandemi sürecinde umutsuzca havada asılı kalan “ne izleyeceğiz ki?” sorusu artık karşılık buluyor. Önce Kırmızı Oda ve Masumlar Apartmanı, şimdi de Sadakatsiz. Televizyon ekranları yeni soluklarına kavuşmuş gibi. Hâliyle bizlerde yeniden can bulmuş gibiyiz. Belli başlı günler artık daha bir renkli, daha bir anlamlı. Gelelim, tanıtımları ile daha başlamadan bizi yeni bir heyecana sürükleyen Sadakatsiz’e. Bugün, Sadakatsiz’in Kanal D ekranlarında ilk günü. Bugün, Asya Arslan’la ilk tanışmamız. Öncelikle şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim; kendisini yazdığı Maça kızı 8 kitabından tanıdığım sevgili Dilara Pamuk, yine ve yine harika bir iş ortaya koyacaktır eminim. Bir hemcinsim olarak, genç yaşında bu denli güzel işlerle uğraşması gözlerimi dolduruyor. Ve daha şimdiden, sonuç her ne olursa olsun azmin için seni kutluyorum. Yanı sıra başta Kemal Hamamcıoğlu olmak üzere tüm ekibin eline emeğine sağlık. Reyting tablosunda bol şans!🌟

Sadakatsiz, Asya Arslan

Ekran yolculuğunun ilk gününde, başından sonuna kadar keyifle izledim. Su misali, resmen aktı geçti Sadakatsiz. Bölüme, 20 gün önce, dünyası başına yıkılmadan hemen önceki Asya’yla başlıyoruz. Özel Asrın Hastanesi’nin başarılı başhekim yardımcısı Doçent Dr. Asya Arslan… Ah Asya! Beyaz güller ve aşk! Hayatının her yerinde yer alan şu beyaz güller… Bilirsiniz ki, beyaz güller, aşkın en saf ve temiz halinin göstericisidir. Peki sadece bu kadar mı? Cevap vereyim, hayır. Beyaz güller, diğer adıyla düğün çiçeği; arkadaşlığı, saygıyı ve umudu da temsil eder. Aynı zamanda mavi güller gibi gizliliği de… Asya ve duyduğu aşk; hayatının her bir köşesinde muhakkak bulundurduğu beyaz güller âdeta bu hikâyede. İlk bakışta her şeyi var, sevdiklerinin her birinin yanında olduğu güzel bir dünyası var gibi gözüküyor fakat işin aslı öyle değil. Meğerse, Asya’nın tüm dünyası koca bir yalanla sarılmış. Kocası Volkan Arslan… “Ölüm bizi ayırana dek.” diye söz veren, aşkının gölgesini dahi beyaz güllerle çevreleyen, sözde aşık koca. Önce ceketinden düşen dudak balmı sonra atkısındaki sarı saç teli. Aldatıldığına dair ilk şüpheler böyle düştü Asya’nın içine. Ardından kocasının eve geç gelişleri, ofise gelen şarap, hafta sonu otel kaçamağı ve kayınvalidesinin yanına bir aydır gidilmemesi…. Bunların hepsini bir araya toplayınca, Asya karman çorban oluyor. Geçirdiği anların hiç birinden bir şey anlamıyor. Ne kafasını tam anlamıyla verebiliyor ne de kalbini. İşte bu noktada aklıma Andre Gide’nin bir sözü geliyor; “Kuşkular, bize mutluluğu haram etmeye yararlar.” Asya’nın yaşadığı da, hissettiği de tam olarak bu.

 

Sadakatsiz

Her şeyin yolunda gittiğini zannettiği bir vakitten kararlaştırdığı doğum günü sürprizi, aşık bir kadının kalbine öldürücü son darbeyi vuruyor. Volkan’ın arabasının bagajında, gizli bölmesinin içinden çıkan çantadaki şu telefon… Asya’nın aldatıldığına emin olduğu o resim. Atkıdaki saç telinin sahibi, Derin Güçlü. Bu nasıl bir talih?! Kurtardığı hastasının kızı, kocasının tercih ettiği kadın. Ve işin belki de en acı kısmı, Volkan’la birlikte diğer sevdiklerinin ihaneti… Öyle değil mi Asya? Mert, Bahar, Derya, Serap… Bu saydığım tüm isimler, Volkan ve Asya’nın kesişim kümesi. İşte bu kümede yer alan herkes, Volkan ve Derin birlikteliğini biliyor ve Asya’nın öğrenmemesi için türlü türlü yalanlara karışıyor. Kısacası herkes ama herkes yalancı!

Sadakatsiz

Aslına bakarsanız daha bölümle ilgili anlatacak çok şey var ama ben özetlemeden yanayım. Nasıl olsa her birimiz bayıla bayıla izledik, öyle değil mi? Gelecek bölümü iple çekiyorum. Asya ne yapacak? Kalbine aldığı yarayı ne zamana kadar göğüsleyebilecek? Ne gibi bir yol izleyecek? Aşırı merak ediyorum. Fakat bildiğim hatta emin olduğum tek bir şey var ki, Asya bir daha eski Asya olmayacak. Hitopadesa ne demiş; “Bu dünyada insanlar bir kere aldatılınca, gerçekten bile şüphe duyarlar.”

Ah Asya!

Haftaya yeni bölümde görüşmek üzere…

Bir sürü beyaz kalp.

 

Neftah’ın En Özel En Güzel Replikleri

Merhabalar…

Beni özlediniz mi? İyi olduğunuzu duyumsayarak, uzun bir aranın ardından sizlerle yolculuk yapmaya geldim. Yolculuğumuzun kahramanları; Nefes ve Tahir. Biliyorsunuz, Neftah tam iki yıl önce Ocak 24’ü gösterirken, hanelerimize konuk olmuştu. Hem de öylesine bir konukluk değildi onlarınki. Bizlere, avuç içlerimize ve dahi kalplerimize bırakmak istedikleri iki şey vardı; umut ve inat. Hayatın devamı için gerekli olan bu iki kamçıyı, güzel bir senaryo eşliğinde, Karadeniz’in eşsiz atmosferi ile sarmalayıp bizlere sunmuşlardı. Başta her şey güzeldi. Ama sonra… Bir şeyler oldu işte! Senaristler değişti, yön değişti, mesaj değişti. Hâl böyle olunca Neftah’a ne oldu peki? Kayboldular. Evet! Kayboldular. Onları yeni kurulan entrika çemberinde ağır ağır kaybettik. Sonrası ise bildiğiniz gibi… Tahmin edilenden erken bir vakitte, başta vadedilen mesaja ulaşamadan içimiz yana yana İstanbul’a doğru yol aldık. Ve Final… O yüzden şimdi sizlerle o çok özlediğimiz çiftin dünyasına doğru bir yolculuk yapacağız. Hazır mısınız? Haydi mendiller hazırlansın! Çünkü yolculuğumuz başlıyor.

 

Neftah
“Özür dilerim. Her şey için özür dilerim Nefes. Özür dilerim daha önce gelmediğim için.”

 

▪ “Neyin yarası söyleyeyim mi Tahir? O kuşları kalbime sen soktun, şimdi de yüreğimi parçalayarak çıkarıyorsun. İşte bunun yarası!”

▪ “Senden ne gelirse gelsin, benim başım gözüm üstüne.”

▪ “Şu dik başın varya, öliyrım geberiyrım ben ona.”

▪ “Nefes, geri bas!”

▪ “Keşke elimi ilk tutan sen olsaydın.”

▪ “Senin bu cinayi eğilimlerini ne yapacaz, hiç bilmiyrım Nefes.”

▪ “Acele etme. Elin iyileşsin, koyarım kafamı dizine, istediğin gibi kırarsın.”

▪ “Gittiğim, kaçtığım, sığındığım sendin.”

▪ “Bu topraklar bana memleket, sana gurbet Nefes. Müsaade et, gurbete ben düşeyim.”

▪ “Kıyamam ki…”

▪ “Arada eve uğrasan… Olmaz mı? Teheccüd vaktinde falan…”

▪ “Bizden masal olmaz ama sen destan olur, o ayrı…”

 

Neftah
“Bu adam için geyiğin sadece dizi varmış. Tabi eğer başını koymak isterse…”

 

▪ “Ula Nefes! Yanmaya eyvallah demişiz zaten. Sen kül olalım mı istiysın?”

▪ “Kurban olayım, kal.”

▪ “Uzaktan iyi bir insana benziyor. Uzaktan kusursuz, yakından lüzumsuz.”

▪ “Nefes, benim bildiğim bütün yollar sana çıkıyor.”

▪ “Eğer sesim çıksaydı bir tek sana söylerdim.”

▪ “Bana gülüm dema. Huy yapayii!”

▪ “Ortada sen yatsan daha iyi değil miydi? Seni seven iki adam sana sarılırdı.”

▪ “Sana emanet artık o can.”

▪ “Keşke akşam o kalın kafanı kırsaydım senin.”

▪ “Senin bu nefesi çekmeye ciğerin yetmez.”

▪ “Kıskandı mı o?”

▪ “Tahir ben Vedat’a Nefes olarak değil, ecel olarak gittim. Çünkü ben senin Nefesinim!”

▪ “Nefes, hasretinden geberdim. Eğer biraz daha burnumun dibinde durursan, koz vermek neymiş görürsün.”

 

Neftah
“Sevdaluyum!”

 

▪ “Hii! Deli kırdı camı.”

▪ “Seviyrım ula seni, seviyrim.”

▪ “Sen ne güzel imtihansın.”

▪ “Büyük konuşma Deli Tahir. Bir gün biri sana bu sözlerini yedirir.”

▪ “Hayatımı ellerinin arasında tutuyorsun, dikkatli ol.”

▪ “Bir zalime bile kıyamayan merhametini o kadar çok seviyorum ki….”

▪ “Bir resmini mi getirsen?”

▪ “Tahir ben bütün gün düşündüm. Sen… Sen özgürlüksün. Sen buraya ait değilsin.”

▪ “Sevda benim sevdam, sana ne?”

▪ “Ben yirmi dört yıl boyunca ilk defa seninle nefes aldım. Bunu kesip atacak mıydın?”

▪ “Gel göğsüme sığ yarim.”

▪ “Ben seni hak edecek ne yaptım acaba?”

▪ “Ben o Deli Tahir’e ölürüm.”

▪ “Kız, bu ne hâl?”

▪ “Nefes, ölmeden o elini tutup gezeceğim köyde. Ha bu da Deli Tahir sözü olsun sana.”

▪ “Kurban olurum ben seni verene.”

 

“Yarim, karım, Nefes’im…”

 

▪ “Yan yana yanamıyoruz. Yana yana mı ayrılacağız?”

▪ “Nefes ben şu kalın kafamı, senin şu yoluna koymuşum. Sen ister kır, ister dizine yatır.”

▪ “Bir enkaza sevdalanıyorsun. Kıyamıyorum.”

▪ Nefes, benim sensizliğe vaktim yok!”

Ve daha nice an….

Yolculuğumuzun sonuna geldik. Umarım bir nebze de olsa özleminize ilaç olmuşuzdur. Neftah, şimdi beş yıl sonrasında. Çok mutlular ve hâla çok güzeller… Bana inanın!

Yeniden buluşuncaya dek hoşça kalın💙

 

Sen Anlat Karadeniz’e Veda Vakti

Yıl 2018, Ocak 24… İşte günlerden çarşamba, oturmuştuk aile boyu atv ekranının karşısına. “Dağların dumani hiç geçit vermez, dalgalar alur da geriye vermez.” diye karşılanmıştık. Ekran önü, arkası ve tabi ki bizler nasıl merak içindeyiz nasıl? “Acaba bizi ne bekliyor?” İşte bu sorunun cevabını alabilmek için, iki saatimizi vermiştik. Karşılığında ne bulduk derseniz; efsane bir kadro, müthiş oyunculuklar ve gerçekçi bir hikaye… Anlayacağınız Karadeniz, ta ilk baştan birçoğumuzdan geçerli bir not almayı başarmıştı. Onlar haftalarca gece gündüz, yağmur çamur demeden çalışmıştı. Biz ise sınavdı, ödevdi, misafirdi, yemek vakti demeden oturup her çarşamba izlemiştik bölümleri. Ama reyting arttıkça, güzel tepkiler geldikçe işlerin seyri değişti. Seyirci her şeyi izler’e döndü iş, yaz gitsin’e bağlanıldı güzelim senaryo. Hikayenin asıl emekçileri olan Ayşe Ferda Hoca ve Nehir Hoca olmak üzere, sırayla oyuncularımıza doğru gözden çıkarmalar oldu. Önce senaristlerimizi kaybettik, sonra gerçek hikayemizi. Az kalsın bu hikayenin asıl kahramanı olan Nefes’e de, o güçlü kadına hayat veren sevgili oyuncumuz İrem Helvacıoğlu’nu da kaybediyorduk. Ama birlik beraberlik her şeyin üstesinden geldi. Ve biz, bugün bu destansı yolculuğa Nefesle veda ediyoruz. Vakit, final vaktidir. Karadeniz’in artık Nefes’i anlatmaya ne sesi vardır ne de nefesi. Geçmiş olsun 🙁

Neftah
“Deli Tahir’in fırtınasının dindiği tek yerdi Civra, ta ki Nefes’e sevdalanıncaya dek… Çünkü Nefes’e vurulan Tahir; artık her bir fırtınasını Nefes’in dizinde, gözünde, yüreğinde dindirmiştir. Nefes’de, Tahir’in sol göğsünde…”

Bir sezon daha görebilirdi Karadeniz, hikayesi gerçekçiliğini kaybetmeseydi eğer. Sadece Nefes’e yoğunlaşılsaydı, sıfırdan kuracağı dünya ağır ağır işlenseydi, eldeki asıl emekçilerin kıymeti bilinseydi ve o emekçilerin hayat verdiği bireyler hâlâ var olsaydı her şey bambaşka olurdu. Birinci sezondan sonra hep varsayım üzerinden tutundu zaten seyirci. Bekledi bekledi ama değişen hiçbir şey olmadı. Nefes’e yeterince değer verilmedi, hikayesi önemsenmedi, başka başka hikayelere kaymalar oldu. Kısacası ne Karadeniz’in has toprağından eser kaldı ne de vadedilen umuttan. Yazık oldu. Ne yazık ki destansı hikaye amacına ulaşamadan final bayrağını kaldırdı. Üç sezon boyunca bizimle olan, canını dişine takan asıl emekçilerimize kucak dolusu sevgiler. Nefes, Tahir, Yiğit, Asiye, Mustafa, Balım, yangazlar vd… Onlar bizim gözbebeğimiz, ailemiz, oyun arkadaşlarımız… Biz üç sezon boyunca accayip güçlü bir takım olduk. Yeri geldi kırıldık, yeri geldi kucaklaştık. Ama anlayacağınız hep “bizdik.” Hepsinin tek tek yolu açık olsun. Dilerim zaman çok akmadan, tekrardan güzel bir projede buluşurlar yeniden. Hepsini çok seviyorum ve yollarımız kesiştiği için bir sürü iyi ki diyorum her biri için.

İzninizle ben beş yıl sonrasına gidiyorum şimdi. Sözlükteki umut kelimesine yeni anlam katan Nefes Zorlu Kaleli’nin, büyüyen ailesiyle birlikte nefes aldığı beyaz dünyasının baş konuğuyum artık. Nefes’in on altıncı yaşı da, yirmi altıncı yaşı gibi özgür artık. Bahar tadında bir hayat, ellerinin altında. Sevdası, çocukları ve on altıncı yaşıyla mesut olan bir Nefes var hayalimde. Sizlere de çokca selamı var.

Hoşça kal Karadeniz…..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

error: Korunan İçerik!