Hulu’nun 8 dalda Emmy ve 2 dalda Altın Küre ödüllü The Handmaid’s Tale isimli dizisi, aslen Margaret Atwood’un aynı isimli kitabından uyarlama. Türkçe’ye ‘Damızlık Kızın Öyküsü’ olarak çevrilen kitap, tam anlamıyla karanlık bir geleceğin işaretçisi. Bu şekilde büyük yankı uyandırmış romanlardan uyarlama yapımlar çok kritik bir pozisyondalar aslında. İşi hakkıyla yapamadıkları takdirde hafızamızda kötü bir yer ediniyorlar. Fakat Hulu, Margaret Atwood’un ne anlatmaya çalıştığını son derece iyi anlayıp ekranlara mükemmel seviyede bir işle taşımış.

Dizinin başrolünde Altın Küre ve Emmy ödüllü oyuncu Elisabeth Moss bulunuyor. Kendisini ne kadar övsem eksik kalacakmış gibi hissediyorum çünkü performansıyla adeta bir oyunculuk şöleni yaşatıyor izleyenlere. Jenerasyonumuzun en iyi oyuncularından biri olduğunu söylemeden geçemiyorum. Elisabeth Moss’a dizide Yvonne Strahovski, Joseph Fiennes, Ann Dowd, O.T. Fagbenle, Samira Wiley, Alexis Bledel, Max Minghella ve Madeline Brewer gibi birbirinden yetenekli oyuncu kadrosu eşlik ediyor.

The Handmaid’s Tale, ekolojik krizin sonucu olarak doğurgan kadın sayısının ve doğum oranlarının inanılmaz düştüğü bir distopik gelecekte geçiyor. Bu krizden çıkış için ABD’deki radikal bir grup din merkezli yeni bir rejim yaratıyorlar. ABD’nin yeni bir parçası olan Gilead distopyasındaki bu totaliter toplum hayatını izliyoruz. Gilead kadınlara devlet mülkü gibi davranmakta olan gerici bir rejimle yönetilmektedir. Diziyi tamamen ana karakter June Osborne (Gilead’daki adıyla Offred) aracılığıyla izliyoruz. Offred, burada son kalan doğurgan kadınlardan birisidir ve komutanın evinde hizmetli olarak çalışmaktadır. Hizmetli kadınlar harap edilen bu dünyada popülasyonu arttırmak için damızlık olmaya zorlanmaktadır. Kadınların sahip olduğu her şey, çıkan yasalarla ellerinden alınmaya başlıyor ve bu durum hiçbiri için güzel şeyler ifade etmiyor. Çalışmaları, paraya sahip olmaları veya en basitinden okumaları bile yasaklanıyor. Son derece kafes-vari bir yaşam.

Dizi bir yandan da yeni rejime geçişin öncesindeki olayları anlatarak bu korkunç düzene nasıl geçildiğini gösteriyor. Tüm toplumsal yapının bir gecede değiştiğini ancak o geceye gelene kadar bu değişimin de adım adım gelişini anlatıyor. Farklı toplumsal kesimlerden karakterleri barındıran dizi bu korkunç rejimi eski düzene yeğleyen kadınlar olduğunu da anlatarak olaylara farklı açılardan bakmamızı sağlıyor.

Henüz ilk bölümün ilk sahnesinden itibaren izleyicisini rahatsız edici bir dünyaya davet edip, hipnotize edici bir seyir tecrübesi yaşatan The Handmaid’s Tale, kalp sıkıştıran müzikleri, gergin atmosferi ve diken üstünde izlettiği hikayesiyle sıra dışı bir dizi.

Bu güçlü hikayeye aynı zamanda birbirinden güçlü görüntülerde katkıda bulunmakta. Muazzam bir sinematografi örneği olan seri, renk kullanımı açısından da oldukça etkileyici.

Ayrıca diziyi izler izlemez kendinizi serinin soundtrack listesinde bulacağınızı şimdiden söylemeliyim. The Handmaid’s Tale’in gerilim dolu ve esrarengiz atmosferine eşlik eden ve bu duyguları katmanlı bir şekilde yaşamamıza olanak sağlayan müzikler, dizinin ilk bölümlerinden itibaren dikkat çekiyor.

Soykırımı, emperyalizmi, din tüccarlığını, bizlere oldukça acımasız yönleriyle anlatıyor. Ekstrem noktalara sahip olsa da günümüzde kadını bu şekilde gören topluluklar sayısı azımsanamaz. Bu açıdan dizi bana zaman zaman içinde bulunduğum ülke ve atmosferle bağ kurmamı sağladı ve tüm bu felaket senaryoları bana o kadar da ‘distopik’ gelmedi. Çoğu zaman gerçeğe yakın hissettirdi. Dizi zaman zaman canınızı sıksa da altında yatan güçlü başkaldırıyı görmek için izlemenizi yüzde yüz tavsiye ediyorum, son dönemlerde izlediğim en iyi yapım.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz