Altı Üstü İstanbul: Aynı Şehrin İki Yüzü

Altı Üstü İstanbul: Aynı Şehrin İki Yüzü

Uzun süredir ekranlarda kurak geçen yaz sezonlarının ardından, bu sene televizyon dünyası eski heyecanlı günlerine göz kırptı dersek yersiz olmaz. Gerek reytinglerde gerekse sosyal medyada güçlü dinamikler yakalayan diziler gelecek yaz sezonu için beni heyecanlandırmaya şimdiden başladı. 🤭

Altı Üstü İstanbul, Daha 17, Doğanın Kanunu ve Muhtemel Aşk… Her birinin yeni bölümlerini heyecanla bekleyen koca bir kitle var. İtiraf edeyim ben de o kitlenin bir parçasıyım… 

Ekran yolculuğuna geçtiğimiz ay başlayan Altı Üstü İstanbultecrübeli oyuncuların yanı sıra genç kuşağın dikkat çeken isimlerine de yer vererek izleyiciye zengin bir oyuncu kadrosu sunuyor. Bu da gerek genel izleyicinin gerekse sosyal medya kullanıcılarının diziye olan ilgisini artırıyor bence.

Dizinin yönetmen koltuğunda Müge Uğurlar otururken, senaryo Yekta Torun ve Hilal Yıldız imzası taşıyor. Karakter odaklı anlatımı benimseyen senaryo, futbol hayalleri, aile bağları, sınıf farklılıkları ve bireysel mücadeleleri aynı potada eriterek izleyiciyi karakterlerin dünyasına davet ediyor.

Oyuncu kadrosu ise daha önce de belirttiğim gibi dizinin en güçlü yanlarından biri. Feyyaz Duman, Nehir Erdoğan, İlker Aksum, Kaan Çakır ve Öykü Gürman keyifli bir seyir sunuyorlar. Genç yıldızlar da bu seyrin tadını daha leziz bir hâle getiriyorlar tabii. Ayrı ayrı çok sevdiğim karakterler ve akslar olduğu gibi beni çileden çıkaran karakterler ve akslarda oluyor, olmuyor değil.  Henüz Melek ya da Uzay kadar gözüm kararmadı ama her an kararabilir. Her an voo-doo büyülerimle olaylara müdahale edebilirim. 🤣🤣🤣

Hikâye, Emir’in (Rahimcan Kapkap) etrafında şekilleniyor. Ziyankar Mahallesi’nde yaşayan Emir, yoksulluğun gölgesinde büyümüş, futbolu kendisi ve ailesi için bir çıkış kapısı olarak gören mücadeleci bir genç. Ağabeyinin trajik ölümünün ardından karşısına çıkan fırsat ise onu sadece profesyonel futbol dünyasının kapılarıyla değil, güç dengelerinin, çıkar ilişkilerinin ve ihanetin hüküm sürdüğü bambaşka bir düzenle de yüz yüze bırakıyor.

Ancak Altı Üstü İstanbul, anlatısını yalnızca Emir’in başarı hikâyesine yaslamıyor. Mahalle kültürü ile şehrin ayrıcalıklı yaşamı arasında gidip gelen karakterler üzerinden sınıf farklılıklarını, aile bağlarını, dostluğu, aşkı ve aidiyet duygusunu da hikâyenin temel taşlarından biri hâline getiriyor. 

Bölüm akışlarını genel anlamda sevdiğimi söylemeliyim. Hikâyenin temposu düşmüyor, karakterler arasındaki geçişler de izleyiciyi aktif tutmayı başarıyor. Fakat art arda yaşanan trajik bir vefat ve intihar girişimleri, özellikle yaz sezonunda izlediğim bir dizi için bana biraz ağır geliyor. “Yaz diye trajedi yazamayacaklar mı?” dediğinizi duyar gibiyim.

Elbette yazılabilir; mevsimin hikâye anlatımına sınır koyması gerektiğini düşünmüyorum. Ancak duygusal yükün bu kadar kısa aralıklarla üst üste bindirilmesi, dramatik etkinin güçlenmesinden çok izleyiciyi yormaya başlayabiliyor.

Üstelik dizi, mahalle sıcaklığı, gençlik enerjisi ve futbol tutkusu gibi nefes aldırabilecek birçok unsura sahipken, bu karanlık tonun zaman zaman baskın hâle gelmesi o dengeyi biraz bozuyor. Dram elbette hikâyeyi besliyor ama dozunu iyi ayarlamak da en az kendisi kadar önemli.

Bu sıcaklarda akıttığımız gözyaşları hemen buharlaşıp gidiyor; ne tam üzülmeye fırsat buluyoruz ne de karakterlerle birlikte nefes alabiliyoruz. Biraz daha umut, biraz daha mizah ve karakterlerin gündelik hayatına alan açan anlar, anlatının duygusal etkisini azaltmak yerine tam tersine daha da güçlendirebilir.

Senaryonun güçlü birçok yanı var. Her karakterin bir hikayesinin olması, dekor olarak sunulmamaları beni en tatmin eden yönlerinden biri. İlişki dinamikleri (yalnızca romantik değil) güçlü, her dinamiğin bir bağı var ve en önemlisi karakterlerin ZAAFLARI var.

Bu zaafların kimi zaman etik sınırları zorlaması, kimi zaman dışarıdan bakıldığında gülünç ya da anlamsız görünmesi ise karakterleri zayıflatmıyor, sahiciliklerini azaltmıyor; aksine onları daha bizden kılıyor bence.

Emir’in en büyük zaafı sevdikleri. Abisinin kaybıyla bu zaaf daha daha da derinleşiyor. Yaşadığı kayıp, onda yalnızca büyük bir yas bırakmıyor; aynı zamanda sevdiği birini daha kaybetme korkusunu da sürekli tetikte hâle getiriyor. Ve bu korkuyu görenler Emir’in zayıf yanına oynuyor.

Seyir açısından bayıldığım ama yanımda olsa en iyi ihtimalle üstüne sinek ilacı sıkacağım Melek, dizide gördüğüm en iyi kumarbaz olabilir. Buradaki kumardan kastım yalnızca masaya oturmak değil; hayatını sürekli daha büyük riskler üzerine kurması. Elini her seferinde biraz daha artırıyor ve istediği hayata ulaşabilmek için elindekileri gözünü kırpmadan ortaya koyabiliyor. Bu gözükaralık hayranlık uyandırmaktan çok tedirgin ediyor.

Melek’in en büyük motivasyonu sınıf atlamak, yoksulluktan kurtulmak ve hayalini kurduğu hayata ulaşmak. Bunun için de Emir’i yalnızca sevdiği adam olarak değil, aynı zamanda o hayatın anahtarı olabilecek biri olarak görüyor. İşte karakteri ilginç yapan nokta da tam burada başlıyor.

“Emir’i sevmiyor.” diyemem. Seviyor. Ama bu sevgi sağlıklı bir sevgi değil; daha çok bağımlılıkla, ihtiyaçla ve idealize etmeyle örülü bir duygu. Emir’e duyduğu his, bir insana duyulan aşktan ziyade ondan vazgeçememe hâli gibi. Onunla birlikte yalnızca mutlu olacağını değil, kurtulacağını da düşünüyor. Böyle olunca sevgi ile çıkar, bağlılık ile bağımlılık arasındaki çizgi giderek silikleşiyor.

Yaptığı yapabileceği her şeyi “Emir için yaptım” diyerek indirgemesi de Melek’i psikolojik açıdan ele alınması gereken bir karakter haline de getiriyor. Bayram’ın iş yerini yakması, yangını bir başkasının üstüne yıkıp bu konuda ısrarcı olması, manipülasyonları oturduğum yerden beni dehşete düşürüyor.

Melek, hırsının esiri olmuş fakat bunu kabul edemeyecek kadar illüzyonlarla dolu, derinlemesine işlenmiş bir Makyavelist profil çiziyor. Onu kendi evrenindeki diğer kötülerden ayıran en çarpıcı özellik, işlediği her ahlaksızlığın üzerine basbayağı kılıf uydurabilme yeteneği. Çaldığı bir çantayı, saf bir pişkinlikle “Bana inanıyorsun değil mi, ben kimsenin malını çalmam” diyerek sahiplenirken aslında sadece etrafındakileri değil, kendi vicdanını da kandırıyor. Bütün eylemlerini “Emir’in geleceği”, “hepimizin refahı” gibi ulvi bahanelerin arkasına gizlemesi, onun en güçlü savunma mekanizması olan rasyonalizasyonu (mantığa bürüme) ne kadar ustaca kullandığını gösteriyor.

Melek gibi bir karakteri oynamak son derece risklidir; çünkü hırsı ve manipülatif yapısı yüzünden seyircinin tek kalemde silip atabileceği, karikatürize bir “kötü kadın” şablonuna dönüşmeye çok müsaittir.

Ancak Sena Mia Kalıp, karakterin içsel motivasyonlarını ve sınıf atlama arzusunu öyle katmanlı ve ince bir işçilikle süzüyor ki, izleyiciye Melek’in kötülüğünü izletirken bir yandan da onun narsisistik savunma mekanizmalarına tanıklık ettiriyor. Hatta seyirciyi bile manipüle ediyor. Bu inanılmaz bir başarı. 

Böyle uzun uzadıya konuşunca dizinin en kötüsünün Melek olduğunu düşündüğüm izlenimini vermiş olabilirim. Ama hayır. Bence dizinin en kötüsü bence Melek değil. Ve hayır, Uzay da değil. 

Uzay da ele alınması gereken bir vaka tabii. Anlık dürtülerinin kurbanı olan ama sonrasında sergilediği buz gibi soğukkanlılıkla tam bir antisosyal ve kurnaz-narsist profil çiziyor.

Onu bir suçluya dönüştüren süreç anlık bir öfke patlaması ve kaza gibi görünse de, asıl karakter testi o darbeden sonra başlıyor. Hayati tehlikesi olan bir insanı fayansların üzerinde ölüme terk edip kaçması, ardından da paniklemek yerine babasının nüfuzunu arkasına alarak delil karartma telaşına düşmesi, içinde en ufak bir vicdan veya sorumluluk duygusu taşımadığını netçe gösteriyor. Yer yer gözlerinin dolduğunu, donma tepkisi gösterdiğini görsek de anlaşılabilir tepkilerinin her birini yok etmeyi de başarıyor.

Burada da Berk Ali Çatal’a parantez açmam gerekiyor sanırım. Canlandırdığı karakterin barındırdığı o tekinsiz, öngörülemez ve şiddete meyilli ruh halini ekrana taşırken fevkalade dinamik ve incelikli bir performans sergiliyor. Ona da bayılıyorum. Uzay’a değil, Berk’e yani 👉👈

Ne diyordum. Dizinin kötüsü. EN KÖTÜSÜ.

Benim için o kişi Bayram. İçi çürümüş, kokuşmuş biri. Kendi oğlunun katilini öğrenip onu adalete teslim etmek yerine bir “şantaj malzemesi” haline getirmesi, Bayram’da bağlanma ve sevgi eksikliğinin ne kadar derin olduğunu gösteriyor. Ailesini korumak gibi bir derdi yok; tek derdi kendi konforu. Oğlunun kanı üzerinden pazarlık edip aldığı “kan parasını” pavyonda yemesi, derin bir dürtüsellik ve hedonizm (hazcılık) göstergesi. Vicdan azabı veya yas süreci yaşamıyor, sadece anlık doyum peşinde koşuyor. İnanılmaz derecede tetikliyor beni.  Akkayalardan Hakan yanında melek gözümde öyle söyleyip geçeyim. 🌝

Dizinin kötülerini konuşmuşken Hakan Akkaya’nın legal yollarla zengin olan, yetim hakkına göz koymayan versiyonu Galip’ten de bahsedelim. Kendisi için açacağım başlık “Narsist Otorite ve Sistemik Çürümüşlük” olurdu sanırım.

Eşine ve oğluna uyguladığı sistematik psikolojik (ve oğluna fiziksel) şiddet, onun kontrol manyaklığından kaynaklanıyor. Ancak en korkunç yanı, oğlunun katil olduğunu bilip bunu örtbas etmesi yetmiyormuş gibi, rakipleri maddeyle zehirleme planını “takdir etmesi”. Oğlunu durdurmak gibi bi gayesi yok. Her şey kusursuz göründüğü, istediği gibi olduğu sürece hiçbir sorun yok onun için.

Eh, arka planda Manifest-Tozpembe çalarken pek de tozpembe olmayan Pamuk teyzeden de bahsedelim. O da saf kötü. Veya malign sadizm mi demeyelim bilemiyorum. Her sahnesinde ayrı ayrı irite oluyorum. Bahtiyar’a ettiği beddua, şefkat göstermemesi, erkek evlada olan gereksiz düşkünlüğü salon kadını çizgimden çıkıp Cennet Mahallesi Pembe olarak Ziyankar’a taşınma isteğimi kamçılıyor.

Bütün bu çürümüşlüğün, hırsın ve çıkar ilişkilerinin arasında “iyiler” de var ve onların mücadelesi hikâyeye sadece dramatik bir derinlik katmıyor, aynı zamanda izleyici olarak bize tutunacak bir dal sunuyor. Çünkü biliyoruz ki en karanlık gecenin bile sabahı var ve aşkın, samimiyetin, koşulsuz dostluğun gücü eninde sonunda o kaskatı vicdanları bile esnetebilecek kuvvette. Bütün bu kaosa rağmen mahalleden yükselen o ilk aşk heyecanı, bir dostun bir dost için hiç düşünmeden elini taşın altına koyması… İşte hikâyenin kalbimizi yumuşatan, “İyi ki izliyorum” dedirten gerçek büyüsü tam olarak burada saklı.

Rahimcan Kapkap’ı Kızılcık Şerbeti’nden beri izlerim. Ama kendisine bayıldığım asıl performansı Veliaht ile olmuştu. Altı Üstü İstanbul ile de hayranlığım katbekat arttı kendisine. İçimi dağlıyor bakın, her gözyaşında “Yavrum!” diye ekrana bağıran bir anneye dönüşüyorum. Kendisiyle akranken beni nasıl oluyor da evladını kartal kapan Fatma Girik’e dönüştüyor anlamıyorum. Mimikleri, jestleri, olaya ve duruma göre ayarladığı sesi Emir olarak doğmuş hissini hakkıyla yaratıyor. Onu izlemelere doyamıyorum. Bahtiyar ile kurduğu iletişim, abisini yitirişi, Melek ve Hasan’ı kaybetme korkusunu kirpiklerine kadar yansıtması inanılmazdı. Son bölümde Hasan’dan şüphelendiği anlar, Hasan’a kurulmasını saatlerce övebilirim.

Övüş demişken,,,

Övmem gereken bir konu da şu…

Esas çiftlerin peşlerinde atlı koşturur gibi yazılmaması, ilmek ilmek işlenmeleri. Emir, Melek’in manipülatif; Naz (Elçin Zehra İrem), Uzay’ın toksik etkisinden yavaş yavaş kurtulurken ve ilişkilerinin sancılarını çekerken birbirlerine yavaş yavaş çekiliyorlar. Bu çekim dostane, birbirini anlayan bir çizgide ilerliyor. 

Şimdi itiraf edeyim Emir ve Naz’ı shipleyen tarafta değilim. İzlemeyi seviyorum ama oturduğum masalar farklı. Oturduğum masalardan önce Naz’ı da konuşmak isterim.

Çoğu zaman ekranda gördüğümüz “iyi” karakterler, pasif bir erdemin içine sıkışıp kalır; başlarına gelen haksızlığa üzülür, doğruyu diler ama harekete geçmek için başkalarını beklerler. Naz ise tam bu noktada ayrışıyor.

O, iyi olmanın ötesinde adaletin eyleme dökülmüş hali. Naz’ın dünyasında doğru ile yanlış arasındaki çizgi esnetilebilir bir kauçuk değil; oldukça net ve keskin. Onu izlerken en çok çarpan şey, sadece vicdanlı oluşu değil; haksızlık karşısında takındığı o refleksif eylemsellik.  Tam da bu noktada Emir ile yolları kesişiyor, aynı denklemde buluşuyorlar.

Beni tanıyanlar bilir ki ben yan çift severim. Ben Keko ve Kiko severim. Ben SadLin masasındayım!

Alina dizide bana nefes aldıran tek tük karakterden biri. Onu aşırı derecede çok seviyorum. Her sahnesinde ekrana kilitlenip salak salak sırıtırken buluyorum kendimi.

Önyargıları, Naz ve Sado’yu savunurken ki halleri, dilbazlığı ve tatlı tatlı konuşmaları içimi ısıtıyor. İpek Çiçek’e ayrı Alina’ya ayrı bayılıyorum. SadLin’e gelirsek,,,

SadLin, dizinin en doğal ilişki dinamiklerinden birini oluşturuyor. Birbirlerini değiştirmeye ya da kurtarmaya çalışan iki karakter değiller; tam tersine birbirlerinin yanında kendileri olabildikleri için izlenmesi keyifli bir ikili hâline geliyorlar.

Sado’nun Alina’nın yanında tüm o tavrını unutup afallaması, Alina’nın da onun bu hâlini tatlı tatlı kurcalaması romantik klişelerden uzak, samimi bir flört dili yaratıyor. Aralarındaki çekim büyük jestlerden değil, bakışlardan, küçük atışmalardan ve birlikte rahatça nefes alabildikleri anlardan besleniyor.

Belki de bu yüzden sahneleri bu kadar gerçek hissettiriyor. Bu ikili beni eline megafon alıp “Seviyorum merkez” diye tüm asayişe seslenen Sinan Karayel’e çeviriyor…

Ne demiştim sadece SadLin masasında değilim diye,,, aynı zamanda İbo ve Nihal masasındayım da. Bu aksın bozulmaması, karakter tanıtımlarında verilen spoilerların yaşanmaması için beş tüp kanımı bağışlayabilirim. Maksimum fedakarlığım bu olabilir. 

Aaaa! Hasan! Hasan’a kesinlikle bir parantez açmam gerekiyor. Zaaflar demiştim ya, Hasan’ın tek bir zaafı yok. Birkaç tane zaafı var ve bu zaaflar onu aynı anda hem tehlikeli hem de kırılgan birine çeviriyor. Melek’e karşı duyduğu hislerle Emir’e duyduğu sadakat ve bağ çarpıştıkça Hasan’ın pusulası da şaşıyor. Hatalar yapıyor, hırsına yenik düşebiliyor.

Aşkı, sadakati, vicdanı ve suçluluk duygusu aynı anda harekete geçtiğinde hiçbirini susturamıyor. Bu yüzden sürekli ikilem yaşayan, karar vermekte geciken ve geciktikçe daha büyük hatalar yapan bir karaktere dönüşüyor. 

Anne ve babasını kaybetmesi, Melek’in onu değil Emir’i seçmesi, ayağını sakatlayarak futbol hayallerinden kopması ve şimdi de Emir’i kaybetme korkusuyla yüzleşmesi… Hasan’ın omuzlarına yüklenen her yeni acı, onun en kırılgan noktasını biraz daha derinleştiriyor.

Sürekli kaybeden biri olmanın yarattığı o terk edilme hissi, aldığı kararların çoğunu da belirliyor. Bu yüzden Hasan’ın hikâyesi yalnızca karşılıksız bir aşkın ya da yarım kalmış bir kariyerin hikâyesi değil; elindekileri bir kez daha kaybetmemek için yanlış yollara sapabilecek kadar korkan bir gencin hikâyesi olmayı vaat ediyor.

Zehra… Ona ayrı bir parantez açmadan geçmek olmaz. Bahtiyar’ı kaybettikten sonra içine düştüğü yas, yalnızca evladını yitirmenin acısıyla sınırlı değil. Zehra’nın hikâyesi yüksek sesle ağlayan bir annenin değil; acısını içine gömüp ayakta kalmaya çalışan bir kadının hikâyesi. İşte bu yüzden yaşadığı yas çok daha görünmez ama bir o kadar da ağır.

Bayram’la olan evliliği de bu sessizliğin en büyük yansıması. Bir zamanlar sevgiyle kurulduğunu düşündüğümüz o ilişkinin yerini artık alışkanlık, kırgınlık ve tükenmişlik almış durumda. Aynı evin içinde iki yabancı gibiler.

Konuşuyorlar ama anlaşamıyor, aynı sofraya oturuyorlar ama aynı acıyı paylaşamıyorlar. Zehra’nın Bayram’a baktığında gördüğü şey artık hayat arkadaşı değil; yıllar içinde vicdanını ve merhametini kaybetmiş bir adam.

Buna rağmen Zehra, dizinin en toparlayıcı figürlerinden biri. Mahallede, evinde, çocuklarının yanında… Nerede bir kırılma olsa ilk koşan, ilk sarmaya çalışan kişi hep o oluyor.

Toparlayıcı figür demişken Tarık Hoca’dan da bahsetmemek olmaz. Mahallenin yalnızca antrenörü değil, aynı zamanda vicdanı gibi. Gençleri bir arada tutmaya, doğru yolu göstermeye, düştüklerinde kaldırmaya çalışan bir karakter. Feyyaz Duman da Tarık’ın bu sakin ama ağırlığı olan duruşunu öyle içten oynuyor ki karakteri kahramanlaştırmadan güven veren bir baba figürüne dönüştürüyor.

Ne var ki Tarık’ın en büyük ironisi de burada yatıyor. Başkalarının çocuklarına yol göstermeyi, onları dinlemeyi ve toparlamayı başarırken aynı iletişimi kendi kızı Duru’yla kuramıyor. Duru’nun babasına duyduğu öfke ve kırgınlık öyle derin ki, Tarık’ın bütün iyi niyetine rağmen aralarındaki mesafe bir türlü kapanmıyor.

Belki de dizinin en gerçekçi taraflarından biri bu; insan bazen onlarca kişiye ışık olabilir ama kendi evinin karanlığını aydınlatmakta aynı başarıyı gösteremeyebilir. Tarık’ın başkalarına ilaç olurken kendi yarasına çare bulamaması, karakteri kusursuz bir kahramana değil, son derece insani bir baba figürüne dönüştürüyor.

Bence Altı Üstü İstanbul’u bu kadar ilgi çekici yapan şey tam olarak bu. Hiç kimse bütünüyle iyi ya da bütünüyle kötü değil. Her karakter kendi ışığını da karanlığını da içinde taşıyor. Birinin sevgisi zaafına, diğerinin hırsı hayatta kalma mücadelesine, bir başkasının sadakati ise en büyük sınavına dönüşebiliyor.

Tıpkı yin ve yang gibi; karanlığın içinde biraz aydınlık, aydınlığın içinde de biraz karanlık var. Altı Üstü İstanbul da karakterlerini siyah ve beyazın keskin çizgileriyle değil, o iki rengin birbirine karıştığı gri alanlarda anlatmayı seçiyor. Sanırım beni ekran başına her hafta bağlayan da tam olarak bu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Korunan İçerik!