Güçlü hikâyeleriyle, ses getiren dizilere birlikte imza atan başarılı senaristler Yekta Torun ve Hilal Yıldız ile yazarlık yolculuklarından yaratım süreçlerine uzanan keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.
- Altı Üstü İstanbul, yazın reytinglerde en yüksek oranla ilk bölüm açılışını yapan dizi oldu ve hem reytinglerde hem de sosyal medyada yükselişini sürdürürken, izleyiciyle bu kadar hızlı bağ kurmasının sebebini siz nasıl yorumluyorsunuz?
YEKTA TORUN: Sebebi bilmiyorum açıkçası. Bazı hikâyeler kendi kısmetiyle gelir. Bu da sanırım öyle, inşallah da böyle gider.
HİLAL YILDIZ: Nasip. Profesyonel bir görüş bildiremiyorum. Bunu açıklayacak profesyonel bir görüş olduğunu da düşünmüyorum. Sektörce çünkü şöyle, bence böyle diye boş yapıyormuşuz gibi geliyor. Elbette çok iyi bir hikâye. Çok iyi yazıldı, çok iyi yapıldı, çok iyi çekildi, çok iyi oynandı. Herkes işini çok iyi yaptı. Ve çok şükür karşılığını buldu. Ama bazen ne yaparsan yap olmayadabiliyor. İşte o noktada sebep aramayı bıraktım ben. Nasipten öte köy yok.
- Dizinin bu güçlü çıkışı sonrası beklentiler de arttı. Bu durum yaratıcı süreci nasıl etkiliyor?
YEKTA T. : Olumlu etkiliyor. Üretkenliği ve heyecanımızı daha da artırıyor.
HİLAL Y. : Daha iyisi için motive ediyor. Yekta’da da bende de üretim sürecinde -olduğu kadar- diye bir bakış açısı yok. Keşke olsa da bir huzur bulsak diyorum bazen. Sonuca karşı kaderciyiz ama süreçte epey zorluyoruz şartları.
- Bu projeyi diğer şehir hikâyelerinden ayıran en temel unsur sizce ne?
YEKTA T. : Samimiyet sanırım.
HİLAL Y. : Bence gerçekçilik ve samimiyet.
- Yazım sürecinde “bu sahne dizinin kalbi” dediğiniz bir an oldu mu?
YEKTA T. : Bahtiyar’ın asker eğlencesi ve cenaze sahnesi.
HİLAL Y. : Ne ilginç, güzel bir soru. Bahtiyar’ın asker uğurlama sahnesi diyebilirim sanırım. Emir’le birlikte bütün karakterlerin Bahtiyar üzerinden kalbini röntgenlediğimiz bir sekanstı.
- Genç oyuncu kadrosuyla çalışmak hikâyenin tonunu nasıl etkiledi? Genç oyuncuların karakterlere kattığı sürprizler oldu mu?
YEKTA T. : Bu benim 4. Gençlik işim. Gençlerle çalışmak her zaman keyifli ve hikâyeyi hep daha dinamik tutuyor. Sürprizler olmadı ama yazdığımız her karaktere çok güzel büründü herkes. Bu da bizim şansımız oldu.
HİLAL Y. : Genç oyuncularla çalışmak hikâyenin tonunu değil ama eminim setin enerjisini pozitif anlamda etkilemiştir. Çok yetenekli, çok tatlı ve çok çalışkanlar. Ve çok başarılı, deneyimli bir oyuncu kadrosuyla çalıştıkları için çok şanslılar. Her biri karakterini resmen üzerine giydi. Rahimcan Kapkap zaten üstüne düşenin fazlasını yaptı. Bize bir sürprizleri olmadı açıkçası, biz zaten hepsine inanıyorduk.
- Gelecek bölümlerde seyirciyi nasıl sürprizler bekliyor, spoiler değilse de tüyo alabilir miyiz? 🙂
YEKTA T. : Sırlar öyle uzun uzun bölümlerce sürmeyecek. Biz uzatamıyoruz, kendimiz sıkılıyoruz başta.
HİLAL Y. : Ben veremem. Tüyo vereceğim derken spoiler vermeye çok müsait bir kişiliğim. 🙂 O yüzden Yekta’nın verdiği kadara tamamım.

- Yine birlikte kaleme aldığınız, kısa süre önce ekrana veda eden Ben Leman, hâlâ çok konuşulan ve dijital platformda devam etmesi istenen bir iş oldu. Hatta Disney’in ‘sezon finali’ ibaresi de izleyicide yeni bir sezon beklentisi yaratmıştı. Hayranlar diziyi X platformunda pek çok kez sadece Türkiye değil, dünya gündeminde TT yaptılar. Bu süreçte projenin devamına dair oluşan bu merak ve beklentiyi siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Dijitale geçme ya da hikâyeyi farklı bir platformda sürdürme gibi bir ihtimal hâlâ var mı?
YEKTA T. : ‘Ben Leman’ benim belki de yazma anlamında en keyif aldığım ve en özgür olduğum tek işti. Reyting olarak istenilen karşılığı alamadık elbette ama bizimle bu yolculuğa çıkan şahane bir izleyici kitlesini yakaladık. Onların dijitale taşıma çabası ise muhteşemdi. Çok isterdim hikâyemizi tamamlamayı, ‘Leman’ı kim öldürdü?’ Sorusunun cevabını vermeyi… Ama bir şekilde vereceğim bunun cevabını, sadece nasıl olacağını bilmiyorum henüz ama vereceğim. 🙂 Ben Leman olmaz ama yine bir kadın hikâyesiyle yeniden dijitalde buluşabiliriz belki, kim bilir?
HİLAL Y. : Niye devam etmedi, nasıl devam etmedi bilmiyorum. Ama şunu biliyorum, kesinlikle devam etmeyi hak eden bir hikâyeydi. “Ben Leman” bizim hiç geçmeyecek bir kalp sızımız olarak kaldı. Hani diyor ya bir şarkıda “Başka bir evrende, en güzel halinle…”
- Ben Leman’ı bugün yeniden değerlendirdiğinizde en güçlü yanı sizce neydi?
YEKTA T. : Bence başta anlatım dili ve ters köşeleriydi. Sonra da özgür ve güçlü kadınlardan oluşan bir hikâyesi olmasıydı. Televizyon için cesur bir seçimdi bu anlatım dili ve güçlü aykırı kadınlar elbette. Ama her zaman ‘iyi ki’ diyeceğim çok kıymetli bir iş olarak kalacak bende.
HİLAL Y. : Çok cesur bir hikâyeydi. Sadece bir senarist olarak değil, bir kadın olarak da içinde olmaktan büyük gurur duyduğum bir işti.
- Tozluyaka, Ben Leman, Yabani, şimdi de Altı Üstü İstanbul… Güçlü ve ses getiren tüm bu projelere birlikte imza attınız. Birlikte hayata geçirdiğiniz hikâyelerde ortak dilinizi oluşturan şey sizce ne? Birbirinizi en çok hangi yönünüzle tamamlıyorsunuz?
YEKTA T. : Hilal muhteşem bir kalem. Abartmıyorum cidden öyle. Kalemi çok samimi, çok gerçek, çok doğal… Bunun yanı sıra derinlikli, detaycı, özverili ve inanılmaz çalışkan. Onunla çalışırken sırtını yaslayabileceğini biliyorsun. Bu çok ama çok kıymetli… Sorunun cevabına gelirsek; Hilal’le biz her anlamda çok zıt iki karakteriz, zıt kalemleriz. O daha dışa dönük ve derin, ben daha içe dönük ve ritmik. Aslında kendimizde eksik olan yanları tamamlıyoruz. Mesela; biz bir fikre ekibi ikna etmekten çok birbirimizi ikna etmekle uğraşırız daha çok… Bu zıtlıklar da birbirimizi besliyor. Aynı olsaydık birbirimizden sıkılırdık bence. Ben benden sıkılırım çünkü. 🙂 sürekli diri tutuyor bu bizi hem özel hayatta hem de çalışırken.
HİLAL Y. : Yekta benim hem kalemine hem hikâyeye bakış açısına büyük saygı duyduğum bir senarist. Ortak dilimizi benzerliklerimiz değil farklılıklarımız üzerine kurduk bence. Onun bakışı büyük resimdedir, ben detaydayımdır mesela. O hikâyenin akışındadır, ben karakterin o hikâyedeki yolculuğunda… Gibi gibi… Bölüm bittiğinde yan yana geçip aynı yerden o zaman bakarız. Varsa bütünde bir sıkıntı çözüme otururuz bu defa. Onunla çalışmak büyük konfor. Ve şeyden öte o benim dostum. Rahmetli İlber Ortaylı bir programda dostluk üzerine bir açıklama yapmıştı. “İyi dostluk emek beraberliğinden gelir. Bir işi beraber yapıyorsun, birlikte bir şey yaratıyorsun, sıkıntılarda sana akıl veriyor, senin salaklığına tahammül ediyor mesela… Bu yaratır dostluğu.” demişti. Ne kadar doğru konuşmuş her zamanki gibi…
- Birlikte hayata geçirdiğiniz projeler içinde sizi en çok dönüştüren iş hangisi oldu?
YEKTA T. : Tozluyaka oldu benim için. Önceden de çalıştık Hilal’le başka işlerde birlikte ama Tozluyaka’da birbirimizin farklılıklarının aslında bize faydalı olduğunu keşfedip gerçek anlamda ekip olmayı öğrendik.
HİLAL Y. : Yabani. Beni çok geliştiren, dönüştüren zorlu bir yolculuktu.
- Bu süreçte NTC Medya ile de 5. projeye imza atmış oldunuz. NTC Medya ile devam eden bu uzun yolculukta, sizi tekrar tekrar bir araya getiren şey sizce ne? Birlikte beş projeye imza atmak, karşılıklı güveni yaratıcı sürece nasıl yansıtıyor?
YEKTA T. : İlk sebep, karşılıklı güven… Onların bizim kalemimize, anlattığımız hikâyelere duyduğu güven; bizim de onlara duyduğumuz güven ve sevgi. NTC Medya, kendimi inanılmaz güvende ve rahat hissettiğim bir yer. Masaya bir sorun koyduğunuzda sizi kırmadan dinleyen, arkadan iş çevirmeyen, gerçekçi yaklaşan ama aynı zamanda en zor zamanlarda bile moral veren bir yapının parçası olmak çok kıymetli.
Mehmet Yiğit Alp, her anlamda net, dürüst ve güven veren bir yapımcı. Düşük reyting alınan dönemlerde bile motivasyonu düşürmek yerine ekibin arkasında duran bir patronla çalışmak gerçekten büyük bir konfor. Ve aynı yönetim şeklini, samimiyeti ve inanılmaz dürüstlüğü, dobralığı ile benim için çok kıymetli olan Emel Kurt’la çalışmak da bir o kadar değerli. Bize güveni, verdiği değer… hepsi bir araya gelince buradayız yine. (Buraya nazar boncuğu şart bence. 🙂 )
HİLAL Y. : Yerimizi beğendik diyelim. 🙂 Şaka bir yana NTC Medya’yı sektörde benim için özel yapan şey, samimiyetidir. Düz ve net bir yönetim şekli var. Her türlü konuyu direkt masaya koyarak, durumu bulandırmadan, lafı dolandırmadan çözüm odaklı bir işleyiş. Arkandan hiçbir oyunun dönmeyeceğinden emin bir şekilde sadece işini yapıyor olmak büyük konfor. Yapımcımız Mehmet Yiğit Alp’in kalemimize ve hikâyelerimize olan sonsuz güveni, Genel Koordinatörümüz Emel Kurt’un sonsuz desteğiyle her seferinde kendimizi burada buluyoruz. Elbette krizi bol bir iş yapıyoruz. Elbette karşılıklı gerildiğimiz ve zorlandığımız zamanlar oluyor, olmuştur. Mehmet Bey’in beni kovmamak için dişini sıktığı bazı anlar hatırlıyorum mesela : ) Ama günün sonunda demek ki birbirimize inanıyor ve güveniyoruz ki hala aynı masadayız.

- Gençlik türünde kaleme aldığınız dikkat çeken yapımların ardından, bu türün kariyer yolculuğunuzdaki yerini ve anlatım dilinize etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
YEKTA T. : Gençlik türünü çok seviyorum ben yazmayı da izlemeyi de… Sanırım bu da biraz gençlik işi yazma konusunda daha hevesli yaptı beni.
HİLAL Y. : Yani aslında sadece gençlik türü yazmadık ama evet bu türle öne çıktık sanırım. Bir şekilde genç izleyicinin ilgisini çekmeyi başardık. İyi de oldu aslına bakarsanız. Sadece mesleki anlamda da değil. Gençlere iş hazırlıyor olmak, bizi yargılamaya odaklı yetişkinler olmaktan kurtardı belki de. Anlamaya odaklandık ki anlatabilelim. Bakış açımızı, dilimizi güncelledik. Hem yazar hem insan hem de bir anne olarak bu bana iyi geldi açıkçası…
- Biraz da senarist olmak isteyen takipçilerimiz için en merak edilen sorulardan devam edelim. 🙂 Bir hikâyenin peşinden gitmeye ilk ne zaman karar verdiniz, sizi senaristliğe iten kırılma neydi?
YEKTA T. : Senarist olmak isteyenlere diyeceğim şey, gerçekten bu mesleği yapmak istiyorsanız bunun için çabalayın. Ben bu işin okulunu okumadım. O yüzden hiç çevrem yoktu. Sektörden tanıdığım kimse yoktu ama kafaya koymuştum. Gerçekten yapmak istediğinde bir şekilde bir aralık bulup sızabiliyorsunuz… Ben sızdım çok şükür. 🙂
Çocukluğumdan beri şiirler, hikâyeler yazan birisiydim. Hep bir gün yazar olacağım, kitaplar yazacağım derdim… Senarist olmak kısmetmiş Bir gün yazmak istiyorum kitap…
HİLAL Y. : Gerçekten o kırılma anı bizim ailede bir muamma. Hala sen kimi örnek aldın, nerden çıktı bu meslek konuşmaları yapılır. Ben senarist olacağım demiyordum tabi, çocuktum ve öyle bir vizyonum yoktu. Ama ne yazacağımı bilmeden ben yazacağım diyordum ısrarla.
- Yazarken sizi en çok besleyen şey ne oluyor: gözlem, yaşanmışlık mı hayal gücü mü?
YEKTA T. : Benim için ilki hayal gücü… O hikâyeler üretmemi sağlıyor. Gözlem, okumak, dinlemek ve yaşanmışlıklar da hayal ettiğim hikâyeyi gerçeğe dönüştürüyor.
HİLAL Y. : Hiçbir meslekte tek bir yerden beslenildiğini sanmıyorum. Yaşadığı, gördüğü, duyduğu, şahit olduğu, okuduğu, izlediği pek çok şeyden besleniyor insan. Ama bende en çok gözlem olabilir bu sorunun cevabı. Ben ortamlarda insanların duygu durum değişikliklerini çabuk sezen, hisseden ve detay izleyen bir tipim.
- Bir karakteri “gerçek” yapan şey sizce nedir?
YEKTA T. : Karakterin kendisine bile itiraf edemediği yönleri. Bunları bana itiraf ediyormuş gibi düşünüp yazmak…
HİLAL Y. : Kesinlikle zaafları. Zaaf göstermeyen insan yoktur. Dolayısıyla zaafsız yazılan bir karakter gerçek değildir. Ve gerçek olmayana inanmaz, inandıramazsınız.
- Yazdığınız bir karakterin sizi şaşırttığı oldu mu? Nasıl?
YEKTA T. : Olmadı. Şanslıydım ki yazdığımız gibi büründü herkes karakterine.
HİLAL Y. : Ne zor bir soru. Epey düşünmem gerekti. Yabani’de Serhan’a acımayı beklemiyordum sanırım. Ben Leman’da da Mine’nin kendini bu kadar çabuk affettirebileceğini düşünmemiştim…
- Seyirci diziyi ve karakterleri çok içselleştirdiğinde beklentisinin dışına çıkıldığında sosyal medyada çok sert tepkiler verebiliyor. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce seyirciyi hikayenize bu denli dahil etmeyi başarabilmiş olmak özünde mutluluk verici mi yoksa dozajı kaçan tepkiler yaptığınız işi etkiliyor mu?
YEKTA T. : Ben sosyal medyaya bakıp hikâye yazan biri hiç olmadım, olmam da. Bence bu, hikâyeye yapılacak en büyük haksızlıklardan biri. Ama bu konuda günahımı çok aldılar. 🙂 Hatta başkalarının günahının faturası bile bana kesildi diyebilirim. Canları sağ olsun… Bir noktadan sonra ben de Twitter’dan (X’ten) kaçtım. Linçler, hakaretler, küfürler derken insanın enerjisini gerçekten tüketiyor. Diğer platformlarda gelen mesajları da çoğu zaman hiç okumadan siliyorum. Kendimi o kadar olumsuzluğun içine sokmanın bana bir faydası yok. Arkamdan isteyen istediğini söylesin; iyi de desin kötü de… Ben duymayayım yeter. Bazen gerçekten bilmemek en büyük huzur. 🙂
İzleyicinin karakterleri sahiplenmesi, onlara kızması, bizimle tartışması da işin en güzel taraflarından biri aslında. Evet, karakterleri biz yaratıyoruz ama bir süre sonra onlar bizim olmaktan çıkıyor, izleyiciye emanet oluyor. Kimisi bağrına basıyor, kimisi sinir oluyor, kimisi “Bunu nasıl yazarsınız?” diye isyan ediyor. Bunların hepsi o karakterlerle gerçek bir bağ kurduklarını gösteriyor. Ben buna hep güzel tarafından bakıyorum. Çünkü tutku varsa duygu vardır. Duygu varsa da o hikâye gerçekten birilerine dokunmuştur.
HİLAL Y. : Ben bu soruya önceki röportajımda cevap vermiştim. Hop şuraya bir link bırakalım. 🙂
- Peki sizce senaristliğin en zor tarafı nedir?
YEKTA T. : Yalnızlığı.
HİLAL Y. : Toplantı masaları bence. Ama o masaları yönetmeyi öğrenmeden senarist de olamıyorsun maalesef. Sadece iyi bir yazar olmanız yetmez, mesleğin önemli bir dinamiği de o masalardan oturduğun gibi kalkabilmek.

- Bir projede yapımcı, yönetmen ve senarist arasındaki yaratıcı denge sizce nasıl kurulmalı? Hikâyenin ruhunu korumak adına bu üçlü arasındaki iletişim ne kadar belirleyici oluyor?
YEKTA T. : Çok belirleyici bence bu üçlü denge. Yapımcı önce size inanıyor, hikâyenize inanıyor. Bir ortaklık başlıyor. Sonra yönetmen dahil oluyor ve en zor kısmı burası. Aynı yerden bakmıyorsanız eğer ki denge bozuluyor. Ama ben şanslı olanlardanım. Bunu çok yaşamadım. Özellikle NTC ile yaptığım işlerde hiç yaşamadım.
HİLAL Y. : Yapımcı, senarist, yönetmen. Projenin üç temel ayağıdır. Dolayısıyla iş birliği şart. Günün sonunda hepimizin ortak bir amacı var. İşimizi tutturmak. Sağlıklı bir fikir alışverişi projeye maksimum fayda sağlar. Ancak karşılıklı sınırlar aşılmadan. Bu üçlü arasında çakacak hiçbir kavganın kazanını olmaz, kaybeden illaki proje olur.
- İyi bir senarist olmak için sizce akademik eğitim ne kadar önemli? Senaristlik daha çok okulda mı öğrenilir, yoksa hayatın içinde mi gelişir?
YEKTA T. : Demiştim ben okullu değilim. Biraz yetenek, çok ama çok çalışmak, müthiş bir empati duygusu ve üzerine de iyi bir gözlemci olmak geliştiriyor sanırım.
HİLAL Y. : Şart değil. Şimdi yanlış anlaşılmak da istemem, eğitim şart tabi ki. Bu çağda hiçbir gence üniversite eğitimi almalısınız deme sorumluluğum yoktur herhalde. Elbette ilgilerini çeken herhangi bir alanda eğitim almalılar, alacaklar. Ve bu eğitim senaryo yazarlığı da olabilir tabi ki. Çok da güzel olur. Ama okullu bir senarist olarak, aldığınız eğitim sizi senarist yapar diyemem. Yazmak bir yeti, öğretilebilir bir şey değil ama geliştirilebilir. Yani varsa yeteneğiniz üstüne koyarsınız, yoksa da iyi bir senaryo okuru olursunuz. Teknik olarak ne doğru ne yanlış ayırt edebilirsiniz ve bu da sizi başka bir sürü şey yapar. Daha iyi bir yapımcı yapar, daha iyi bir yönetmen yapar, oyuncu yapar, dramaturg yapar ama senarist yapmaz. Yazamıyorsanız yazamazsınız.
- Bir yapımcıya hikâye sunarken sizce en kritik nokta nedir? Fikrin kendisi mi, anlatım biçimi mi, yoksa projeyi karşı tarafa geçirebilme şekli mi?
YEKTA T. : Eğer yapımcı sizinle daha önce çalışmışsa, kaleminizi ve anlatım dilinizi biliyorsa fikrin kendisi… Daha önce çalışmadıysanız da eğer bence hikayenin cümlesi ve onu anlatım diliniz kritik nokta. Durduğunuz yer sizi farklı yapıyor.
HİLAL Y. : Tek cümleyle anlatabilin. Özellikle yeni bir senaristseniz yapımcıyla görüşmenizin ilk dakikalarını çok iyi kullanmalısınız. O da sonra öyle oluyor, bu da buradan buna dönüyorla iş satmak zordur. İlk cümleleriniz kritik, gerisi kendiliğinden gelir. Bizim hayalimize milyonlar yatırmalarını istiyoruz, öyleyse ikna etmek zorundayız.
- Son zamanlarda izlediklerinizden ya da tüm zamanlar için favorimdir dediğiniz birer dizi önerisi alsak? 🙂
YEKTA T. : Adolescence, Mare of Easttown, The Sopranos
HİLAL Y. : Empire, Ozark, Succession
Şimdi sizi ‘‘Kim Daha?” köşesine alalım 🙂
• Yazarken daha panik olan kim, daha sakin kalan kim?
YEKTA T. : Panik olan Hilal, sakin kalan ben.
HİLAL Y. : Panik olan ben, Yekta kriz sever. 🙂 Sakin kalan Yekta.
• Yazarken aynı sahneyi en çok yeniden yazan kim?
YEKTA T. : Hilal.
HİLAL Y. : Asla ikna olmam. Elli kere ver, ellinci de yine bir şey ekler, çıkartırım.
• Bir sahneyi silmeye kıyamayan kim, acımasızca çıkaran kim?
YEKTA T. : Kıyamayan Hilal, çıkaran ben.
HİLAL Y. : O kadar özenmişiz yani. 🙂 Yekta, gözünün yaşına bakmaz.
•Karakterlere en çok bağlanan kim, mesafeyi koruyan kim?
YEKTA T. : Hilal ve ben 🙂
HİLAL Y. : İkimiz de.
• Hikâyeyi kurarken daha sezgisel davranan kim, daha yapısal düşünen kim?
YEKTA T. : Sezgisel, her ikimiz de. Yapısal düşünen ben.
HİLAL Y. : Sezgisel ben, yapısal kesinlikle Yekta.
• Bir sahneyi yazarken daha çok “izleyici ne hisseder?” diye düşünen kim, daha çok “hikâye ne ister?” diye bakan kim?
YEKTA T. : İkimiz de.
HİLAL Y. : İkimiz de.
• Kim bir şeye başlar ama yarısında bambaşka bir şey yapmaya geçer?
YEKTA T. : Ben.
HİLAL Y. : Yekta tabi ki. Sürprizleri sever.


