tds_thumb_td_300x0
Sıfırıncı Gün 2. Bölüm Yorumu | Savaş Başladı!

Biraz durgun, aslında olaylar olsa da çok yokmuş gibi görünen ama yine de fena olmayan bir bölümdü. Kadir’in ölümüyle ilgili sahneleri, cenaze dahil hızlandırarak izledim ağlamamak için ama gelin görünki “bizim babamız öldü lan” sahnesi beni mahvetti. Özgür’ün başta kendini tutmaya ve normal davranmaya çalışması, meşgul olacak bir bahane araması ama sonra dayanamaması.. 🥺 Onlarla beraber biz de döküldük malesef..

Gönül’ü canlandıran oyuncumuzu çok beğeniyorum, rolünün hakkını veriyor ve izlemek çok keyifli kendisini. Ufak bir parantez açmak istedim. Fatih’le ekip arasındaki ilişki hoş, seviyorum o atışmalı laf dinlememeli işbirliği halini. Can ciğer olacakları günü de iple çekiyorum denebilir şimdiden.

Şimdi çok kişisel bir şeyden bahsetmek istiyorum. 1:27:12 – 1:27:15 arasındaki o an ne kadar faciaydı öyle ya. İnanılmaz mekanik, robotik, doğallıktan uzak ve komik. Valla cringe oldum özür dilerim. Engin’i de Aybüke’yi de seviyorum. Engin bana en pozitif vibe veren, gördükçe gülümsediğim ve sempatik bulduğum yerli isimlerden, Aybüke de HYS döneminde Selin’le birlikte kalbime girmiş birisi. Nisan’la Özgür de gayet sevilesi yani bi garezim yok asla, onu demek istiyorum. Ama o sahne.. Hiç olmamış hiç. Çok garip bi havası var böyle bi kasıntı desem değil, fazla “direktife uyulmuş” gözüküyor anlatabildim mi bilmiyorum. Ay neyse çok uzattım ama kısa olmasına rağmen aşırı dikkatimi çekmişti göze batma olarak o yüzden söyledim.

Avukat Selin’in ultra normal ve sıradan davranışlarından, bi haltlar yediği barizdi. Tahmin ettiğimiz gibi de çıktı. Kötü adamların hukuk alanındaki iş bitiricisi. Dümdüz Mert’e partner olsun diye yazılmamış yani karakter. Aşk yine olur, ama belli ki çok krizler çıkacak. Salih’in hareketlerini ne yazık ki Sıcak Kafa’daki Özgür gibi çok karikatürize buldum, aşırı yapay o delilik halleri, replikler, abartılı beden dili falan. Oyuncu kaynaklı mı senarist/yönetmen tercihi mi bilmiyorum ama sonuç pek başarılı değil, bizden söylemesi.

Bilge karakteri pek ilgimi çekmiyor. O ikisine yazılacak romance de aynı şekilde. Benim için şimdilik “olmasa da olur” tadındalar. Dizi güzel ama baştan aşağı klişe kokmasını pek sevmiyorum. Son olarak, bölümün en can alıcı yönlerinden biri elbette Ejder’in çocuğu mevzusu. Bence kast olarak iyi bir tercih değil, o adam hiçbirinin babası olacak yaşta durmuyor. Çocukların hepsi kazık kadar. 😂 Ama n’apalım öyle tercih edilmiş, mecbur yemiş gibi yapacağız.

Güzel hazırlanmış fragmanların aksine, dizinin kendisi o kadar da iyi değil. Bir süre daha takip ederim gibi gözüküyor vakit geçirmelik olarak, bir de sevdiğim isimler var diye ama kalite biraz artmazsa ömrü çok uzun olmayabilir. 🙁 Sosyal medyaları da pek güçlü değil şimdilik, gerek aldığı etkileşimler gerek takipçi/abone sayısı olarak. Bakalım, hayırlısı.

Önceki Bölüm Yorumu burada 👇, gelecek bölümden sonra tekrar görüşmek üzere. ❣

50M2 1. Bölüm Yorumu | Nasıl Bir Dizi?

Büyük merakla yolunu gözlediğimiz 50m2’ye bu sabah Netflix’te yayınlanmasıyla kavuştuk. Engin Öztürk’ün başrolü olduğu dizide Kürşat Alnıaçık, Cengiz Bozkurt, Tolga Tekin gibi sevdiğimiz isimler ve daha pek çok başarılı oyuncu yer alıyor. Şimdi gelin bakalım, dizi ilk bölümüyle bizi nasıl karşılıyor?

DİKKAT: SPOILER İÇERİR

Öncelikle, dizinin giriş sahnesinde düşündüğüm ilk şey namıdeğer Gölge’nin repliklerinin ve tavrının biraz yapay duruşuydu. Sürprizsiz, görmeye alışık olduğumuz tarzda bir tetikçi kendisi. Onu çocukken yanına almış, karanlık işler camiasından bir adamla ise tahmin edeceğiniz üzere baba-oğul gibi bir ilişkisi var. Yeri gelmişken adamla tanıştığımız sahnede geçen diyalogta “sen benim gizli elimsin” cart curt demeseydi iyi olurdu, çiğ durmuş.

Yine aynı şekilde, bu yaşına kadar pek çok sahte isim kullandığını bildiğimiz Gölge’nin “istediğin her şeye sahipsin, bundan daha fazla neye ihtiyacın olabilir ki” sorusuna “kimliğe” cevabını vermesi de, izleyiciye geçmiyor.

Gölge (Engin Öztürk)

Kimlikten devam edeyim. Artık kaçıncı olduğunu bilmediği yeni sahte kimliğini almaya gittiğinde Zeki Müren ismiyle karşılaşıyoruz, ki bu da bize, dizinin ufak komedi unsurları da içereceği haberini veriyor. Sonrasında yanılmıyoruz ve komediye en çok yakışan isimlerden biri olan Cengiz Bozkurt’un canlandırdığı karakterin, bu konudaki katkısını görmeye başlıyoruz.

Gölge’nin küçüklüğünü oynayan inanılmaz tatlı bir çocukla çeşitli flashbackler görüyoruz ve çocuğu suç makinesi olması için yetiştiren zengin kötü adam klişesinin peşinden, aslında sevgi bağı olmadığı ve onu sadece kullandığı, ayrıca sözde aramasına yardım ettiği kayıp ailesini bulmasını engelleyen kişinin de o olduğu klişesi de geliyor.

Servet’in, adamlarından birinin lakabının Leke olması sırıtmış, araya sıkıştırayım. Her detaya bulaşmasam olmaz çünkü.😂 Dizideki en bariz rahatsız edici şey, repliklerin izleyiciyi salak yerine koymasıydı. Aynı sorun Aşk 101’de de vardı, hatırlarsınız. Sözlere dökülmeden de anlayacabileceğimiz, hatta hem bizim hem de karakterlerin anlayabileceği şeyler çok afedersiniz mala anlatır gibi yazılmış. Doğallıktan uzak, roleplayi yapıp gülünebilecek seviyede anlar var.

Örnek olarak: Servet’in, Gölge’nin ailesi hakkında bir şeyler bilen birinin var olma ihtimaline karşı söylediği, “bir şeyler bilen biri daha, bulursanız öldürün, tıpkı diğerleri gibi..” cümleleri ve benzerleri. Yani bu adam, bu konuşmayı duymasa da bu çıkarımı çok rahat yapabilirdi.

Tabi bu büyük bir sorun değil. E o zaman niye bu kadar tatava yaptın derseniz, huyum kurusun.

Yetimhane deposundaki silahlar konusunda birkaç kelam etmek isterim. Öyle kolay erişebilen yere açık açık dizilmesi, zerre saklanmaması falan hiç sorun değil, keşke binanın girişinde koleksiyon olarak sergilenseymiş 😀 ? Bir (1) adet güvenlik görevlisinin bulunduğu bir yerde süper önlem gerçekten, hayran kaldım bu zekaya. He eğer başka tedbirler vardıysa –ki yoktu– bi zahmet bize de gösterselerdi. Çünkü Gölge de ekstrem gizlilikler yöntemler kullanmadan, dümdüz klişe bir taktikle kolayca girdi içeri, neyse.

Meyve bıçağı sahnesi güzeldi, tabi sonra terzinin oğlunun ölmesine biraz üzüldüm, tam yaklaşmışken amacına ulaşmaya alnının çatından gitti adam. 🙁

Halka‘da da aynı rolü oynadığını hatırladığım Hasan Yalnızoğlu’nun, çelik yelek giyip ölmediği anlaşılıyordu, bize değil Gölge’ye sürpriz oldu yani. İşlerin hızlı ilerlemesini sevdim denebilir, hemen ilk bölümde neyin ne olduğunu anlatıldı, ihanete uyanıldı ve savaş başladı, güzel. 50m2’nin hikayesini de beğendim açıkçası, hoş olmuş.

Servet & Gölge

Oyunculuklar normaldi, şimdilik aman aman bir performans veya vay be çok iyiydi diyecek bir şey olmadı. Bölüm için de gayet sürükleyiciydi diyebilirim. Eleştiriyorum diye sevilmedim sanılmasın, gayet güzel dizi. Çekimleri bi tık üzdü, aşırı önem gösterilmemiş sanki, çok daha iyi olabilirdi.

Mesut karakterinin nelere sebep olacağı ve Gölge’nin (hangi ismi kullanacak bilmiyorum) mahallede neler yaşayacağı, muhtarın kızıyla ilişkisinin nasıl gelişeceği merak uyandırıcı. Son olarak, bölümde müzik kullanımı pek yoktu, sonradan artacak mı, yoksa baymayıp sade tutmak mı istemediler emin değilim, göreceğiz ama ben müziğe düşkün biri olarak biraz eksikliğini hissettim diyebilirim. Emeklere sağlık, ikinci bölüm yorumunda görüşmek üzere!

Biz Böyleyiz: Birazcık Deli!

Selam! Bugün size şu aralar herkesin dilinde olan “Biz Böyleyiz” filmiyle geldim. Kadrodaki oyuncuları sosyal medyadan takip ettiğim için film, bende vizyona girmeden merak uyandırmıştı. O kadar güzel fotoğraflar paylaşmışlardı ki bana çok samimi gelmişti ama ne yazık ki bazı sebeplerden filmi sinemada izleme fırsatı yakalayamamıştım. Çok geçmeden 12 Haziran’da bu merak ettiğimiz harika kadrolu film Netflix’e geldi. Tam yaz filmi olduğundan bana kalırsa kış için aslında pek de uygun değilmiş, yazın izlemek benim için daha iyi bir karar oldu.

 Önceden size şunu belirtmek isterim; Twitter’daki yorumlar gibi çok gereksiz, niye böyle bir film çekilmiş tarzı yorumlar yapmayacağım. Elbette oyuncular beklentiyi çok yükseltmişti, herkes bu kadar iyi oyuncuyu bir arada görünce çok iyi bir iş bekliyordu ama o kadar da yerden yere vurulabilecek bir film bence değil. Haksızlık etmeye gerek yok. Daha iyisi olabilir miydi, tabii ki olabilirdi ama filmin sıcaklığı, insanı yormayışı gayet hoş. Film, izleyicileri her ne kadar beğenenler ve beğenmeyenler olarak ikiye ayırsa da bence oyuncular için bile izlenebilecek bir film, bu yüzden ben beğenenler tarafındayım.

Filmin öyküsü Berrak Tüzünataç, Melikşah Altuntaş ve Caner Özyurtlu’ya ait. Çocukluk arkadaşı olan Emre, Gökçe, Dolunay, Efsun ve Emrah çok sevdikleri büyükleri Nezihe’yi ziyaret etmek için eskiden tatil yaptıkları Urla’daki yazlıklarına gidiyorlar. Aralarına Gökçe’nin sevgilisi Beril’in de katılmasıyla olaylar gelişmeye başlıyor. Aradan zaman geçtiği için filmde bazı şeylerin aynı kalmadığını görüyoruz. Eskisi gibi iyi anlaşamıyorlar fakat hepimizin arkadaş gruplarında olduğu gibi herkesin kusurları, farklılıkları var, bu durumu iyi yansıtabildiklerini düşünüyorum.

Bu noktadan sonra spoiler gelecek izlemeyenlere duyurulur!-

Özge Özpirinçci ve Meriç Aral’ın oyunculuğuna bayılırken Berrak Tüzünataç’ın ve Engin Öztürk’ün yapaylıkları beni biraz rahatsız etti. Bu yüzden Emre & Gökçe ikilisinin bu yaşanamayan aşk hikayesi benim pek ilgimi çekemedi. Filmde de belirtildiği gibi bu ikilinin olgunlaşamadıkları bariz belliydi. Beril’in s*ktir çektiği sahnelerde gerçekten “Oh be!” dedim. Sonuçta birini sevdiği için düğünden kaçan bir erkek daha hala neyin peşinde de sevdiği insana açılamıyor, bir de başkasını oyalıyor anlam veremiyorum. Neyse ki Beril, Gökçe’nin hayatından çıkarak kendine yapabileceği en güzel iyiliği yapmış. “En yakın arkadaşına aşık olma.” diye bir mottonun peşine düşmüşler ve yıllar öylece heba edilmiş. Hatta filmin sonunda bir sonuca da bağlanmadığını gördük ama tabii gerçek hayatta da böyle olaylarla karşılaşabiliyoruz maalesef. Onun dışında güzel düşünülmüş çok sahne vardı: Emre Tepesi olayı, Nezihe’nin vefatından sonra Emrah’ın çiçeğini sulaması gibi.

Ben 90’lar şarkılarını çok sevdiğim için “Maalesef”, “Saman Alevi”, “Yollarda Bulurum Seni” gibi şarkıları tercih etmelerini çok beğendim, çünkü 90’lar Türkçe popunun insana iyi hissettiren bir yanı olduğuna inanıyorum. Kıyafet seçimleri, Efsun’un kafasına bağladığı şallar cıvıl cıvıldı. Ayrıca Berrak Tüzünataç’ın Instagram hikayesinden öğrendiğim bilgiye göre o ışıklı sandalet normalde ışıklı değilmiş, aparat sonradan eklenmiş. Kostüm tasarımcısının özel uğraşları sonucu elde edilen parçalar olmakla beraber biraz zorlanıldığı takdirde internetten elde edilebilecek kıyafetler olduğunu belirtmiş.

Yazımı sonlandırırken size bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Sizin de aklınızda “Olsaydı nasıl olurdu?” diye kalmasın. Her şeyi deneyin, bazen sizi üzecek şeyler yaşayacak olsanız bile bir şeyleri yapın. En azından denedim diyebilin. Belki böyle daha da mutlu olacaksınız bunu hiçbirimiz bilemeyiz benden söylemesi. 🙂

”Biz Böyleyiz” Film İncelemesi: ”Olsaydı Nasıl Olurdu?”

Hikayesini Melikşah Altuntaş ve Berrak Tüzünataç’ın yazdığı, Caner Özyurtlu‘nun senaryosunu yazıp, yönettiği Biz Böyleyiz, trailerı seyirciye buluştuğu andan beri çok göz önünde bir film oldu. Bunda hem kadronun beklentiyi yükseltmesi hem de meşhur Maskeli‘nin yazar kadrosunda yer almasının payı oldu diye düşünüyorum. 🙂

Bu süreçte sinefillerden ”Hiçbir filmi beğenmiyorlar kendi yaptıkları film bu mu”  şeklinde trailer’lar üzerine eleştiri alır gibi oldu ki bu duruma hiç katılmadığımı belirtmeden geçemeyeceğim. Kaldı ki bu ekibin ”Bazı Nefis Filmler”de eli yüzü düzgün yerli yapımları övgüyle andıklarını da görüyoruz. Kendileri de popüler sinemada görmek isteyecekleri bir film yapmışlar ki kesinlikle kendi tarzlarına çok uygun bir film olmuş. Cringe hissettirecek tek bir sahne yoktu filmde. Tamamen genç işi, ağdasız ve doğal komediydi.

Filmi anlatmaya, ekibin tarzını yansıttığı gerçeğinden başladık madem buradan devam edeyim. Film konusu itibari ile gerçekten salonlarda görmek istediğimiz türdendi. Bu filmin özeti olarak ”Olsaydı Nasıl Olurdu?” diye bir sorgu hali de diyebiliriz… Bir grup çocukluk arkadaşının, yeniden bir araya gelmesi sonucu değişen hayatlarını, birbirlerinden kopuşlarını, bir de unutamadıkları aşklarını, olsaydı nasıl olurlardı’larını izledik.

Konusu

Dolunay’ın yanına sıra arkadaşı Efsun’u, Gökçe’nin de en yakın arkadaşı Emre’yi ve onun kardeşi Emrah’ı peşine takmasıyla oluşan bu arkadaş grubu çocukken her yazı birlikte Urla’da geçiriyor. Emre ve Gökçe birbirlerini o yıllardan beri seviyorlar ama denemeye bir türlü cesaret edemiyorlar. Bu durum da geçmişlerinin biraz tuhaflaşmasına yol açıyor. Dolunay ve Gökçe’nin babaannesi Neziş’in hastalanması ile soluğu yıllar sonra Urla’da Neziş’in yanında alan ekip, Gökçe’nin kız arkadaşı Beril’in de aralarına katılmasıyla birlikte geçmişin kapanmayan izlerine doğru yolculuğa çıkıyorlar.

Tabii geçmişin kapanmayan izleri diyoruz ama Urla’da geçen bir yazlık arkadaşlığı ne kadar kötü olabilir? Geçmişleri daha çok eğlence dolu olunca ekibin şuan ki buluşma halleri de bir o kadar eğlenceli, sıcak ve samimi geçiyor. Tabii karakterlerin deliliğinin de bunda etkisi büyük. Filmi izleyen çoğu kişi ‘bu film bir şey olsa pamuk şeker olurdu’ gibi hislerle çıkıyor salondan. Ki buna ben de  kesinlikle katılıyorum. İzlemesi çok keyifli, soft’luk kumkuması bir filmdi. Ama bazı filmler vardır karakterlerine de baya aşık olursun, bu film pek öyle değildi sanki. Her biri baya kusurluydu aslında. Ama filmin yakalamak istediği nokta da buydu bence.

Filmdeki her karakter ”Biz böyleyiz” dedirtecek kusurlara sahipti. Her arkadaş grubu da böyle değil midir zaten? Bu kusurlar, farklı karakterler, araya giren hayat, iş, güç ve bir sürü bahane insanları koparır ama bu film tüm bunlara rağmen çok tatlı bir geriye dönüş filmiydi. 

Doksanlar karaoke, Engin Öztürk’ün ”Yollarda Bulurum Seni” performansı ile doksanların zirvesini yaşattı gerçekten. Film, çocukluk arkadaşlarının yeniden buluşması olunca tabii bol bol doksanlar esintisi taşıdı yanında. Benim bahsettiğim tüm bu kusurlu karakterler arasında favorim ise Emrah oldu. Neziş ile fragmandaki ”pis ergen çiçek” sahnesi aslında karakterin çiçekliği ile ilgili baya bir sır taşıyormuş. Karakterlerin birbiri ile olan karmaşık geçmişine en uzak büyüyen karakter kendisi olduğu için de belki olayların baya dışında kaldı ve bu durum karakterin tepkilerini ve Neziş’le diyaloğunu baya bir eğlenceli hale getirmiş.

 

Spoiler’lı notlar!

-Emrah’ın tüm film yaptığı Neziş şakalarının bir yere bağlanacağı belliydi, Neziş’i bulup haberi ağlayarak verenin onun olması küçük ama etkileyici bir detaydı. Ağlattı… Komedi filminin ağlatanı makbuldür zaten…

-Aradan bir yıl geçtikte sonra yeniden buluştukları ve yemek yedikleri son sahnede Dolunay’ın hamile olması detayı çok güzeldi.

– R.I.P Yulduz…

-Neziş’in çocukluk arkadaşlarını yeniden buluşturma planı işe yarıyor. Ekibi bir yıl sonra yeniden birlikte görüyoruz. Beril ve Gökçe tabii ayrılmış, bana kalırsa zaten Beril, Gökçe’ye iki yıl nasıl tahammül etmiş o daha bir merak konusuydu. 🙂 Ama Gökçe ve Emre’de yine bir değişiklik olmamış sadece bu kez durum tersine dönmüş. Eve, erkek arkadaşıyla gelen Emre ve Gökçe’nin erkek olmasına şaşıran Emre’nin erkek arkadaşı oluyor. 🙂

Güzel bir tekrar ediş ve finaldi. Filmin başka bir yazda ikincisinin gelmesi ihtimalini düşündürdü ve çok da hoşuma gitti bu fikir. Başka bir yazda bu arkadaşlar yeniden toplansa neler olur görmek isteriz. Filmin sonundan da buluşmaya devam ettiklerini ve edeceklerini anlıyoruz zaten…

IMDb’den Ne Haber?

Filmin ilk üç gün sonundaki IMDb puanı 7,3. Türüne göre değerlendirdiğimizde gayet güzel. Çünkü genelde ve çoğunlukla da haklı olarak yerli komediler 5 puan bandında kalır.

IMDb’de 7  ve üzeri alan yerli diziler derlememizi görmek isterseniz de buraya tıklayabilirsiniz. 🙂

 

error: Korunan İçerik!