Gabriel Macht ve Patrick J. Adams’ın başrollerini paylaştığı, geçtiğimiz yıl yayınlanan dokuzuncu sezonuyla ekranlara veda eden efsane dizi Suits’i bu kadar güzel yapan şey nedir, bugün ondan bahsedeceğiz. Yazıda spoiler diyebileceğimiz türdeki şeylere yer vermeyeceğim ama yine de eğer izlemediyseniz ve izlemeyi düşünüyorsanız, okumayı sonraya erteleyebilirsiniz. Neler yaşandığını bilmek daha keyifli olacaktır.

Öncelikle, belli bir yaşa kadar bunu fark etmemiş olsam da ben hiçbir zaman film insanı olmadım. Devamlılığı olan bir hikaye, karakterlerin hayatlarına dahil olmak, onlara alışmak ve daha geniş bir gelişim süreci izlemek beni daha çok mutlu ediyor. Elbette bu konular tartışmaya açık ve hakkında uzun uzun konuşabiliriz ancak şu an değil.

Normalde uzun diziler insanları korkutur. Çünkü eğer çok iyi değilse, hem izlemesi eziyete dönüşür hem de her şeyin bozulma, olumsuz anlamda değişme ihtimali çok artar. Ancak bazı istisnalar vardır ki, onca bölüm ve sezona rağmen tadı damağınızda kalır, gittikçe güzelleşmesine karşı da şok olursunuz. Anlayabileceğiniz üzere, Suits onlardan biri. Tıpkı bir diğer favorim olan Agents of Shield gibi.

Suits’te en çok sevdiğim şey, gerçek olması. Demek istediğim, elbette bu bir kurgu olduğu için gerçek hayatta mümkün olmayan çok fazla şey yaşanıyor ama, karakterler o kadar iyi yazılmış ki. Başta biraz rahatsız edici bulduğum şeyler bile, sonrasında hayran kaldığım şeylere dönüştü. Çünkü hepsi “gerçekçi”ydi. Hepsi mümkündü, çünkü onlar “insan”dı. Gerçekten dizide geçen olaylar yaşandığında, normal hayattaki insanların verebileceği tepkiler veriliyordu. Hoşumuza gitse de gitmese de, ortada toz pembe ya da haddinden fazla kurgusal olaylar, ilişkiler, duygular yok.

İnsan ilişkileri, iş ilişkileri, romantik ilişkiler, dostluk ilişkileri, bireysel kompleksler ya da hırslar, herkesin eksik yönleri ve güçlü tarafları, travmaları, duygusal iniş çıkışları, başarıları, hataları, problemleri.. Hepsi, ama hepsi o kadar güzel anlatılıyor ki. “Yok canım, bu kadarı da olmaz” dediğimiz şeylerin aslında gayet de “olabilir” olduğunu biraz zaman geçince anlıyor, kendi dünyanıza ve çevrenize bakınca çok güzel fark ediyorsunuz.

Birçok izleyici gibi, dizideki karakterleri cidden ÇOK seviyorum. Ama bu onların mükemmel, kusursuz oldukları anlamına gelmiyor. Aksine, hiç de öyle olmadıklarını öğrendikçe onlarla kurduğunuz bağ daha kuvvetli hale geliyor. Dizinin harika adamı, yenilmez avukat Harvey Specter’ın bile, çizdiği o pürüzsüz imaja rağmen neler yapabileceğini, neler yaşadığını, zorunda kaldığı meseleleri gördükçe diziye olan hayranlığınız kat kat artıyor.

Suits’i izlerken karakterlerin endişelerine, acılarına, korkularına, sevinçlerine şahit olmak bir yana, onların bu hislerini “anlayabilme” lüksünüz de oluyor ve bu paha biçilemez. Anlatmakla bitiremeyeceğim kadar çok şey var. İnsanı çok etkileyen, hem mutlu edip hem bol bol üzen, oldukça sağlam bir dizi anlayacağınız. Karakterlere kızıyor, bazen hak vermiyor, şaşırıyor, üzülüyor, onlarla kendi içinizde zıtlaşıyor, zaman zaman gurur duyuyor, hayal kırıklığı yaşıyor, küsüyor ve barışıyorsunuz. Tıpkı gerçek hayatta yaptığınız gibi. Neyse daha fazla uzatmayayım, işte bu yüzden çok seviyoruz. 🙂

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz