Sarp Kalfaoğlu ile ”Dengeler: Biri Olmak” Dizisi Üzerine Konuştuk

Gain’de yayına girdiği günden itibaren topladığı beğeniyle dizi listelerinde özellikle de suç türündeki yapımlar arasında dengeleri değiştirmeye aday olan Inter Yapım imzalı ”Dengeler: Biri Olmak” dizisinin senaristi Sarp Kalfaoğlu ile hem diziyi hem de Ekim’de vizyona girecek olan Dengeler filminde bizi neler beklediğini konuştuk.

Dengeler, tekinsiz mekanlar ve karakterler etrafında dönen bir dizi ve her an her şeyin olabileceği sarsıcı senaryosuyla bu tekinsizlik hissini seyirciye sonuna kadar geçiriyor. Bunu nasıl başardıklarını, izlerken hayran kaldığımız sahnelerin yaratım aşamasını gelin birlikte Sarp Kalfaoğlu‘ndan dinleyelim.

  • Dengeler’in adından da anlaşılacağı üzere her şeyin fitilini ateşleyen en önemli kavram ‘‘Biri Olmak’’ üzerine kurulu gibi duruyor. Peki Sarp Kalfaoğlu nasıl biridir? Senaryonuzda bu meseleye neden yer vermek istediniz?

Dengeler’in bu sezonunun alt başlığı “Biri Olmak” (yeni sezon olacak mı şu an itibarıyla bilemiyorum ama eğer olacaksa, onun alt başlığı farklı olacak mesela), aslında iki anlamlı bir ifadeye işaret ediyor. Biri Olmak bir yandan hepimizin bildiği anlamıyla “Birey olmak”, “Var olmak”, “İnsan olmak” anlamlarına gelirken; beri yandan sokak jargonunda “Nüfuzlu”, “Gayrimeşru kovalayan”, “Saygı duyulan” insan kalıplarına işaret ediyor.

Dengeler’in bu sezonu iki kısımdan oluşuyor ve her iki kısımda da bu iki yolu farklı biçimlerde ele alan “karakterler” izliyoruz. Ferit tabii ki olayların etrafında döndüğü başkarakter ama Nejat da, İlyas da, Müyesser de… Tüm karakter; aslında kim olmak istediklerine karar vermeye çalışıyorlar ve iki arada bir derede sıkışıyorlar. İşte tam bu esnada Dengeler, Türkiye oluveriyor. Olmak istediğini olamamış, başkası olurken benliğini doğal olarak kaybeden mutsuz insanlar topluluğu. En azından benim tüm karakterlerim ve evrenim eksenli hayalim buydu. Becerebildim mi bilmiyorum. İzleyicinin takdiri.

  • Dengeler’in önce filmi çekilmişti ama bizim ilk olarak Gain platformunda dizisi ile tanışma şansımız oldu. Genellikle seri filmlere ya da sezonlarca süren dizilere alışığız ama Dengeler’in şimdiden bir filmi bir de dizisi bulunuyor. Dizi, filmin devamı gibi mi kurgulandı? Buradaki yaratım süreci nasıldı?

Dizide gece kulübü açmak için “ağbilerden” icazet isteyen ve alan bir İlyas Kargı izliyoruz. “Alamasaydı ne olurdu?”, sorusunun cevabıysa filmde. Film, bu anlamda, koşut evrende geçiyor diyebiliriz.

Aynı zamanda film triptik. Yani üç karakterin gözünden anlatılıyor. Guillermo Arriaga hikâyeleri gibi düşünülebilir. Üç karakteri birbirine göbekten bağlayan bir boks müsabakası var filmde ve hikâye bu müsabakanın etrafında genişliyor, gelişiyor…

Biz filmi yaptıktan sonra diziye giriştik ve hepimizin ortak arzusu; dizinin filmi baltalamaması, filmin de dizinin gölgesinde kalmamasıydı.

Benim sıkça ifade ettiğim biçimiyle “Dengeler Evreni” çatısı altında üretilecek hiçbir eser; ister dizi olsun ister film, ister oyun olsun ister podcast; asla aynı evrenden bir başka hikâyenin ayağına basmasın istiyorum. Hepsi kendi içinde keyifli olsun, duyanı bakanıyla ayrı bir ilişki kursun, tüketicisini şaşırtsın. Hepsinin ayrı seveni olsun ve her biri toplamda çatı markaya hizmet etsin, yani Dengeler’e.

Dizi ve film ayrımında hem proje tasarımcısı ve senaryo yazarı olarak; hem de yapımcı şapkamla buna çok uğraştım. Uğraşmaya da devam ediyorum.

Bereket; hikâye çok üretken. Çiftçi ağzıyla: Bire bin veriyor. O yüzden bu uğraş, çoğunlukla dert değil, haz dolu.

  • Breaking Bad, suç ve şiddet içeren bir dizi olmasına rağmen hakkında şöyle keskin yorumlar yapılırdı: ‘‘Çocuklarıma ibret olması için izleteceğim.’’  Düşündüğümüzde Breaking Bad, bu türde gerçekçi işlenmiş bir diziydi ve evet; Walter White da kendisinin o  ‘biri olma’ mücadelesinde Heisenberg’e dönüşmüştü. Ama bedeli de ağır oldu hem kendisi için hem de ve hatta özellikle de öğrencisi Jesse Pinkman için. Bana kalırsa Dengeler’de de böyle bir tat var. Her şey çok gerçekçi. Buna ek olarak sinematografi bizi izlerken içine çekiyor ama karakterleri öyle çok da havalı, bol racon kesmeli, esmeli gürlemeli yaşamlar sürerken izlemiyoruz aslında. Özendiren bir noktadan değil de daha çok ibretlik, gerçek ve çarpıcı bir yerden ele alınıyor hikaye. Bana göre bu zamana kadar Türkiye’de çekilen çoğu mafya işinden ayrılan noktası da bu. Siz Dengeler’i bu anlamda suç/mafya işleri arasında nereye konumlandırıyorsunuz?

Ben haddimi bilerek sadece üretirken ki niyetimi söyleyebilir, bu konuda bir tespit yapabilirim. Bundan sonrası elbette seyircinin takdiri.

Ana Unsur Olay ve Ana Unsur Karakter harmonisi.

Her şeyden önce Breaking Bad, Amerikalıların tabiriyle “character driven” bir anlatı yapısına sahip. Yani ilk sahnesinden sonuncusuna kadar tek bir karakterin içsel ve dışsal, aynı zamanda diğer karakterlerle çatışmasına odaklı. Dizinin en büyük gayesi; Walter White isimli inceden silik, epey uysal lise öğretmenini suç dünyasının dibine kadar yılmadan ilerletmek, onu Heisenberg’e dönüştürmek. Bu yolculukta tanıdığımız tüm karakterlerin dönüşümü de elbette dizinin önemli bir sunumu.

Heisenberg’ü hikâyeden çıkar, hikâyeden geriye hiçbir şey kalmıyor.

Bir de, yine Amerikalıların tabiriyle, “plot driven” hikâyeler var. Karakterden ziyade olay örgüsünün ön planda olduğu hikâyeler için kullanılıyor. Lord of the Rings mesela buna iyi bir örnek. Biz aslında basitçe yüzüğün varlığını, varlığının yarattığı sorunları, bu sorunlarla mücadeleyi izliyoruz. Yüzüğün yolculuğunu takip ediyoruz.

Frodo’yu hikâyeden çıkar, hikâye hiçbir şey kaybetmiyor. Frodo değil de Sam ya da Aragorn yok etse yüzüğü, pekala olur. Aslolan orta dünya, aslolan o evren, aslolan o evrene düşen yüzük.

Dengeler farklı bir şey yapmaya çalışarak bu iki ekolün ortasını bulmaya çalışıyor – Dediğim gibi, en azından benim çabam bunu yakalamaktı.

Ne yaptım yani basitçe? Bir dünya tanıttım, bir de karakter. Sonra tanıttığım o karakteri bu dünyanın içine attım.

Dengeler: Biri Olmak’da çok karakter var. Senaryosunu okuyan herkes de söyler bunu – Söyledi de hatta. Ama neredeyse her karakter, senaryoda soyisimleriyle yer alıyor. Hepsi özenle üretildi yani. Her birinin bir önemi var ve hepsi hikâyeden geçerken hem evreni tarif ediyor, hem de bir noktada dönüp başkaraktere bağlanıyor.

Bu, neredeyse,polifoni, yani çokseslilik, hikâyeyi derinleştirip elle tutulur hâle getirdi.

Bu sayede daha doğurgan ve daha gerçek bir hikâyem oldu. Her karakterim konuştu, her karakterim dünyanın gerçekliğine su taşıdı.

Ayrıca daha bugünün dünyasının alışkanlıklarına dokunan, dinamik bir hikâye çıktı ortaya.

Diğer tüm suç dizilerinden Dengeler’i ayıran galiba ilk fark bu. Plot driven ile character driven’ı nazikçe harmanlayışı.

Ve bu sebeple Dengeler: Biri Olmak izlemesi o kadar kolay bir hikâye değil. Bence Dengeler: Biri Olmak’tan keyif yalnızca iki şekilde alınabilir: Ya yüzdeyüz odaklanmayla izlemek lâzım ve tüm detayları çözmek; ya da hiç dokumayıp sadece izlediğinden keyif almak..

Yarım yamalak izleyeyim, her şeyi de anlamaya çalışayım diyorsan mesela, Dengeler: Biri Olmak senin dizin olmayabilir.

Ya kağıt kalemle izle, şemalar çıkar, notlar al, gir internete araştır; ya da bırak aksın gitsin dizi. Ortada kalanı kabul edebilecek bir anlatı yapısı yok bence Dengeler: Biri Olmak’ın. Biraz talepkâr bu anlamda.

Oyuncular da bu yapıya saygı duydular, hatta bu yapıyı desteklediler.

Bir gün Cihangir’le konuşurken filmde geçen yüksek sahnelerden birini anlattım ona. Henüz yazmamıştım ama “Şöyle bir şey düşünüyorum” diye paylaştım. Epey beğendi, gözleri buğulandı.

Çok duygusal bir andı bu. İkimiz de çok yükselmiştik. “Yaz hemen!” dedi heyecanla.

Bir süre sonra ona “Ama,” dedim. “Bu sahnede sen yoksun.”

Verdiği yanıtı unutmuyorum. “Ne önemi var ki,” demişti. “Bu sahne filmi yükseltecek ve ben o filmde oynayacağım.”

Muhteşem ve aşırı entelektüel bir yanıttı.

Karakterin yönlendirdiği bir hikâyenin yanında, olayı da çekici görmek istiyordu. Bu bir yazar için bulunmaz nimet.

Genelde oyuncular işin kendine doğrudan dokunan kısımlarıyla ilgilenirler. Bunun ötesine geçilip projenin tamamına destek olma çabası ister istemez üretimi daha duygusal bir yapıya büründürüyor.

Savaş Satış da mesela “Rita’daki çatışma” sekansının çekiminde, o gün sette işi olmamasına rağmen, olmak istedi ve ekibe destek verdi.

Böyle çok örnek sayabilirim.

O yüzden hep tebrik edildiğimde “Ekipçe yaptık” diyorum. Hakikaten öyle çünkü.

Yeri gelmişken değinmek istedim.

Dengeler karakterleri “İnsan.”

Suç türünde dizilerin sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada tuhaf bir yanı var: Karakterler kötülük yaptıkça popülerleşiyor, hata yapmadıkça parçası oldukları diziye izleyici kazandırıyorlar.

Abartı, bol alkış alıyor bu türün popüler örneklerinde.

Hikâye derinleşmesin, anlamak için çaba sarf etmeyeyim, amaç net olsun, kimse yalpalamasın; grilerden azade, siyah ya da beyazların olduğu; bağırış çağırış dolu bir anlatı seyredelim. Genel temayül bu yönde.

Halbuki biz hiç oralarda değildik.

Ferit kontrolü kaybeden bir çocuk. Dibine kadar kirlenen… Benim onunla ilgili tüm senaryo yazım sürecinde başucumda tuttuğum cümle, Özdemir Asaf’ın dizeleriydi: “Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler.”

Ferit Kamacı 7. bölümde, artık iyice kendini kaybedip, teslim olmuş iki delikanlıyı öldürüyor.

Bunu Türkiye’de hangi başkaraktere yaptırabilirsin?

Elli tane revizyon gelir, diyelim inat ettin sette çekilmez, diyelim çekildi kurguda uçururlar… “Karakteri kirlettin!” derler.

İşin doğrusu, haklılar: Evet, kirlettim. Tony Soprano kaç günahsız sivilin kafasını kırdı The Sopranos boyunca, Walter White kaç kişinin uyuşturucu satarak ocağını söndürdü, Michael Corleone öz ağbisini öldürdü suyun ortasında.

Suç dünyasından insanlar anlatıyoruz biz. Ne yapacaklar ki başka?

Dengeler Evreni’nde biz, bu tespiti en baştan yapıp, kartlarımızı ona göre oynadık.

İzleyicinin bel bağladığı ne varsa elinden almak, zayıf ve hatası bol karakterler yaratmak, katarsisi bu tekinsizlik üstüne kurmak istedik.

Biz, biraz talepkar olduk. Karakterle o kadar da fazla özdeşleşmesin seyirci, sadece onları anlasın istedik.

İzleyici Dengeler: Biri Olmak’la konfor alanından biraz çıkacak. “Ferit’in amacı net değil, intikam kovalasın!” demeyecek mesela; izlediği diğer dizilerden alışkanlığı bu olsa da, bu talebini biraz erteleyecek maalesef.

Batman: Kara Şövalye’de Alfred’in Joker’le ilgili söylediklerini düşünelim, kelimesi kelimesine hatırlamıyorum ama bazı insanların para ya da intikam gibi mantıklı sebepleri olmadan kötülük yapabileceğini söylüyordu Bruce Wayne’e. “Bazı insanlar sadece dünyanın yandığını seyretmek ister” gibi jenerik bir cümlesi de vardı hatta.

Aynen öyle işte. Bazen kötülük etrafını sarar ve belli bir mantık silsilesini takip etmeden kötülük yaparsın. Ferit’in 4. bölümden itibaren artık bir ailesi yok. Yerine koyduğu, kendine kılavuz bellediği adam epey karanlık.

Kendini bir sürü saçmalığın, alışık olmadığı ortamın ortasında buluyor ve boksör olma hayallerinin çok ötesinde…

Ve en önemlisi (!): Ferit suç işleyebileceğini, işlediği takdirde başına bir şey gelmeyeceğini biliyor.

Bu kadar.

Ama bizim izleyicimize bu, hiçbir dizide bu kadar sade biçimde verilmiyor. O sebeple biliyorum ki daha belirgin yanıtlar arayacak kimi izleyici.

Umarım yanılırım ya da yanılıyorumdur. Yorumları okuyunca anlayacağım yanılıp yanılmadığımı.

Etrafımdan ya da sektörden gelen yorumlar beni umutlandırıyor çok şükür.

Dengeler: Biri Olmak’ın sıkça Game of Thrones’a benzetildiğini iletiyor bana çevrem. Tür olarak farklı da olsalar bu benzetmeyi anlayabiliyorum; çünkü Game of Thrones da tam olarak bunu yapıyordu.

Seyircinin güvenebileceği tek bir ana karakter bile bırakmamışlardı hikâyede bir noktadan sonra ve bence bu muhteşem bir şey. Suç türüne çok yakışıyor, gerçekçiliği muntazaman perçinliyor.

Hiç ölmeyen mafya babaları, her ne yaparsa mahallesi ya da halkı için yapan çete liderleri, ulvi idealler için izdivaç yaşayamayan mağdur ama mağrur erkekler Dengeler’in konusu değil.

Benim ana karakterlerimin hepsi çamurda bata çıka koşuyor; ayakları gibi tıpkı, yamacındaki alakalı alakasız herkes de haliyle kirleniyor. Zaten bu çamurlu dünyayı başka nasıl gerçekçi biçimde anlatabilirsin ki?

Ve Dengeler kadınları.

Bu başlık çok kıymetli.

Bir sonraki soruda daha ayrıntılı paylaşıyorum düşüncemi ama çok da üstüne kalem oynatmak istemiyorum; çünkü haddimi biraz aşarak, bu alanda Dengeler’in çalışmalara konu olmasını istiyorum.

Dengeler kadınlarına ilişkin daha fazla okumak istiyorum.

Bu röportaj bu anlamda belirleyici olsun, çalışma yapacaklara rota sunsun istemiyorum.

Son olarak işin izleyicide bıraktığı etki kısmı geliyor…

İşte oraya dokunmak içinde yaşadığımız dönemde çok ama çok zor.

Çünkü sen diziyi yapıyorsun, 10 izleniyor; herifçioğlu sosyal medyada senin hikâyenin tam tersine hizmet edecek bir editi 100 izletiyor.

Hadi buyur bakalım; hangisi daha geniş kitlelere ulaşıyor?

The Sopranos mesela. Modası geçmiş, çağdışı kalmış, köhne bir mafya grubunu çok mizahi bir dille anlatıyor ve dramasını aslında bu sıkışmışlığın üstüne inşa ediyor.

Fakat gir TikTok’a, bir sürü racon (!) Tony Soprano editi bulursun. Afili cut’lar ve gaz verici müzikler… Halbuki dizinin en büyük mesaisi Tony Soprano’nun yetersizliğini anlatmak.

Çocuklarına ibret olsun diye ne izlettiğinin pek önemi kalmadı; sosyal medyada dünyanın en mülayim dizi karakteri bile iki afili cut, bir sert müziğe karizmatik bir suç makinesi olarak karşına çıkabiliyor.

Oraya nasıl müdahale edeceksin?

  • Dengeler’i Guy Ritchie tarzına benzetenler de oldu. Başrolümüz Ferit Kamacı dahil kimsenin derdini ve hikayesini çok da derinine inmeden, vurucu olayları peş peşe izliyoruz. Yine de karakterler aslında bu evrenin bütünüyle derdini anlatmak için incelikle örülmüş. Her biri kötü ama bir yandan da çok insani bir yerde duruyorlar. Yani İlyas, acımasız bir mafya babası ama onun da aşık olduğundaki kibarlaşmaya çalışan hallerini gördüğümüzde gülümsüyoruz ya da oğlu ile sınandığında ona da insani bi’ yerden bakıp üzülebiliyoruz. Ferit, bir katile dönüşüyor ama en başında hayalleri olan ve desteklenmeyen bi’ çocuk olarak tanımıştık. Hidayet, çok züppe duruyor ama babasının isminin altında nasıl ezildiğine baktığımızda neden öyle olduğunu anlayabiliyoruz. Özetle her karakter iyi yanıyla ve kötü yanıyla kendi içinde de bir dengeye sahip görünüyor. Siz bu evrenin karakterleri neleri temsil etsin istediniz? Sizce nasıl bir yerde duruyorlar?

Dizide çok karakter var, dolayısıyla tek tek yanıtlamak bu soruyu güç.

İnsan bir hikâyeyi somut olarak üç ayda ya da üç yılda yazabilir, halbuki yazım süreci aslında bence doğumda başlıyor. Tüm görgünüz, duyduğunuz, düşündüğünüz… Yazmaya başlarken gelip kalem tutan parmağınızı yönlendiriyor.

Ben Dengeler: Biri Olmak’ı aşağı yukarı yirmi günde yazdım ama üstüne uzun zamandır çalışıyorum, düşünüyorum.

Bu alanda yedi kıtada üretilmiş birçok hikâye izledim, çok okudum, çok insan dinledim. Ve nihayetinde şunu gördüm: Tüm büyük hikâyeler insan zaafıyla uğraşıyor ve tür olarak suç, insan zaafını incelemek için harikulade bir zemin.

Dengeler: Biri Olmak’ın, filmin de öyle, kökünde sağlam bir insan hikâyesi yatıyor ve hepimiz biliyoruz ki insan, sevabı kadar günahıyla da var. Hayatta, baştan aşağı örnek alınabilecek hiç kimse olmadığına inanıyorum. Doğrusu da budur zaten: Olmaması daha iyidir. Takdir ettiğiniz kişiye öykünmemelisiniz ama takdir ettiğiniz kişinin takdir ettiğiniz yönlerini benimseyebilirsiniz- Bu ikisi başka şeydir.

Gerçek hayatta böyleyken dizide neden farklı olsun?

Benim karakterlerimin hiçbiri aziz değil. Hepsi hata yapıyor. Sen, ben gibi yani. İnsan çünkü. Masum değiller ama masum yanları var. İlyas Kargı mesela; ortalığı birbirine katarken pis ama Gonca Bulut’u severken tertemiz.

İlyas Kargı’ya Dengeler’in 2023 yılında çekilen versiyonunda ve Biri Olmak’ın 2024 yılında yayınlanan sürümünde can veren Erol Babaoğlu’na öyle demiştim bir sefer: Düşmanlarına şiddet uygularken Game of Thrones dizisindeki Ramsay Bolton gibi ol ama Gonca Bulut’a da tıpkı Kiraz’a bakan Züğürt Ağa gibi bakabil.

İki uç yani.

İnsan nasılsa, İlyas Kargı da öyle. İnsan nasılsa her Dengeler karakteri de öyle.

Kurmaca bir karakteri gerçek kılmanın, ete kemiğe büründürmenin ben başka bir yolunu bilmiyorum zaten.

Sadece kadın karakterlere bir parantez açabilirim.

Zeynep Karaca, Müyesser Tekin Kamacı, Müjgân Kayırlı, Gonca Bulut, Gülümsün Usta, Hande Gündez, Mefaret Aman (Üstün ve Sahir’in annesi) başta olmak üzere tüm Dengeler karakterleri daha soğukkanlı, net ve erkeklere karşı tepeden bakar haldeler.

“Erkekler böyledir,” diyorlar hepsi. “Çocuksu, her şeyi büyük yaşayan, çok ağlayan, çok kıran, çok döken, çok bağıran varlıklardır.”

Ve biraz şekillendiriciler. Ortalıkta durmadan koşturan yaramaz oğlunu yanına çağırıp sırtındaki atleti değiştiren kadınlar olduğuna inanıyorum Dengeler’de. Dediğim gibi: Umuyorum bir gün onların ayrıca okuması yapılır.

  • ‘‘Başka Boşluk’’ isimli bir kitabınız var. Aynı evrene ait olsalar da ‘‘Dengeler’’ ile film, ‘‘Dengeler: Biri Olmak’’ ile ise dizi senaryosu kaleme aldınız. Roman ve senaryo yazmanın dinamikleri elbette çok farklı. Peki geriye dönüp baktığınızda sizi hangi yaratım süreci daha çok heyecanlandırıyor?

Roman yazmak da çok keyifli, senaryo yazmak da.

Benim çalışmam şöyledir: Bir meselem vardır, o meseleyi anlatacak hikâye bulmaya çalışırım, bulunca da o hikâyeyi en iyi hangi ortamda anlatabileceğime karar veririm. Roman mı, film mi? (Resim yapabilsem ya da heykel, onları da seçenekler arasına eklerdim.)

Diyelim filme karar verdim; sonrasında her sekansın, her sahnenin, her planın o beni yola çıkaran meseleye hizmet etmesine uğraşırım. Diziyse zemin, o zaman buna bir de “her bir bölümün” kıstası eklenir.

Roman tabii daha içsel. Yapayalnızsınız kağıdın başında ve elinizdeki kalemden başka hiçbir enstrümanınız yok. Çırılçıplaksınız. O yüzden kafamda biraz daha ayrılıyor diyebilirim.

Dengeler: Biri Olmak yazdığım son senaryo olabilir ama elim ayağım tuttuğu müddetçe roman yazmaya devam edeceğime inanıyorum. Hatta geçen gün öyle bir düşünce geçti kafamdan, elim ayağım tutmasa ama kafam çalışsa, sanırım o zaman bile birinden benim dediklerimi kağıda dökmesini rica ederek roman yazardım. O kadar seviyorum çünkü.

  • Uzun bir dönem BluTV’de özel yapımlar müdürlüğü yaptınız. BluTV, bana kalırsa Masum ile yayın hayatına başladığından beri seçtiği iyi yazılmış ve yönetilmiş projelerle çoğu platforma kıyasla daha çok özgünlüğünü ortaya koymuştu. Bartu Ben, İlk ve Son, Bozkır gibi birçok örnek sayılabilir… Ancak özellikle son dönemde giderek televizyonun adeta dijitali de dönüştürdüğünü ve dijital diziler ile ana akım dizilerin birbirine benzemeye başladığını görüyoruz. Siz son dönemde sosyal medyada giderek daha yoğun tartışmalara da yol açmaya başlayan aynı yapım şirketlerinin aynı oyuncular ile çektiği birbirine benzer projelerdeki artış hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu çok uzun bir konu; ben düşüncemi paylaşayım, sıkılan lütfen diğer soruya atlasın.

Bu soruya iki başlıkta yanıt vermek doğru.

İlki:

Karnımızdan konuşmadan ele alalım konuyu ama; çünkü konu maalesef hakkında konuşan hiç kimsenin düşünmediği bir yerden bakınca epey can sıkıcı.

Tez şu, doğru mu: Netflix hep aynı yapımcılar, hep aynı oyuncularla çalışıyor.

Peki. Soru 1: Açık kanallarda durum farklı mı?

Kanal D, Now, TV8, Show, Star, ATV…. Bu kanalların çalıştığı semi ünlü ve yeni yapımcı oranıyla Netflix’inki arasında %95 benzerlik olduğunu düşünüyorum. (%5’i ihtiyaten kırdım.)

E peki neden o zaman sadece Netflix’e kızıyoruz?

Devam edelim.

Eğer ben bu tezimde haklıysam… Soru 2: Neden böyle?

Çok basit; çünkü senin iki büyük gelirin var: Büyük oranda yurtdışı satış ve reklam.

Bu iki kalem neyle geliyor, ünlü oyuncular ve onların konforunu sağlayabilen yapım şirketleriyle.

Dürüst olalım kendimize: Durum bu.

O zaman konuyu biraz daha özelleştirelim ve Netflix eksenli ele alalım.

Netflix’in Türkiye’deki standart paketi 176,99TL. Peki Fransa’da aynı paket ne kadar? 13 euro 49 sent. Yani 470,61 lira.

ARPU’su, yani abone başına Netflix’in cebine kalan net gelir ortalaması, de ki Fransa için 420 TL iken Türkiye için 105 TL olsun.

Kabaca hesapla, 1 Netflix Fransa abonesi tam 4 Netflix Türkiye abonesi yapıyor.

Kendimizi kandırmayalım… Netflix’in Türkiye’den dört milyon abone almak için uğraşmak yerine Fransa’dan bir milyon abone almak için uğraşması çok anlaşılabilir bir durum.

Biz önce ekonomimizi iyileştirelim, alım gücümüzü yükseltelim. Bu olursa Netflix buradaki ücretini yukarıya çekebilir, buradan alacağı her aboneyi biraz daha önemser.

Bu olmadıkça asıl mantığını devreye sokar; yani burada üreteceği içerikle dünyadan abone toplama.

Bu da beni ikinci başlığıma götürüyor…

Türkiye’yi Netflix gözünde ayıran çok önemli bir yön var: Biz ürettiğimiz dizilerle üç büyük coğrafyayı etkileyebiliyoruz: Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Latin Amerika. (Balkanları, Rusya’yı, Asya’yı bu üç büyük coğrafyanın yanında saymıyorum ama buralar da bizim dizilerimizi sıkça ithal ediyor.)

Şimdi kendinizi Netflix’in yerine koyun. Gidip bu iki büyük coğrafyada içerik üretmeye mi yatırım yaparsınız daha çok, yoksa bir ülkede o iki coğrafyadan abone toplayabileceğinize inandığınız içerikler üretmeye mi?

Üstelik üretim, sizin (Netflix) için Türkiye’de bu kadar ucuzken…

Cevap bence belli… Bu cevaba uygun hareket edip, ilgili coğrafyalarda rağbet gören oyuncular ve bu oyuncuların konforuna uygun senarist, yönetmen istihdam eden yapımcılarla çalışmak böyle bakınca hiç de mantıksız değil.

“Ama biz Türkiye’de bu içeriklerden hiç memnun değiliz!”

Emin misiniz gerçekten?

Benim etrafımdaki herkesten ben şöyle şeyler duyuyorum: “Falanca diziyi hiç sevmedim, 8 bölüm elimde telefon tükettim, evde hiç olmazsa ses oldu.”

Ya da “Berbat bir diziydi, izlerken aşırı cringe (!) oldum.”

E benim güzel dostum… ABD’den Türkiye datasına bakan abla ya da ağbi, senin nasıl izlediğine bakmıyor ki. Gerçekten izleyip izlemediğine de. Yalnızca arkada açık mıydı yoksa her sahnesini ezberledin mi, filanca sahnede miden ağzına geldi mi, onun umrunun teki değil ki.

İnternet harcamışsın, tüketmişsin, aboneliğe devam etmişsin… Geçmiş olsun.

Ayrıca anlamıyorum, madem beğenmediğin bir içerik sundular sana; 40 dakikadan 8 bölüm, yani aşağı yukarı beş buçuk saat böyle bir işkenceye maruz kalacak kadar zamanın bol, derin kalın mı sahiden?

İzlemeyebilirsin mesela.

Dolayısıyla bence… Biz Netflix’i, onun isteğinin aksine, çok acayip yüksek bir yere koyuyoruz.

Tüm sektörel dertlerimizi Netflix gelecek ve çözecek diyoruz.

Bu çok saçma.

Netflix hiçbir zaman “o şirket (!)” olmadı.

Netflix’in taze CCO’su (İçerik Başkanı) Bela Bajaria, 2023’ün Ocak ayında verdiği röportajda, bir başka Netflix yöneticisi Jinny Howe’un tabirini birebir alıp Netflix içeriğini ‘gurme çizburger’’e benzetti. Hem premium, hem ticari yani.

Netflix budur, hep buydu. Sadece biz henüz Netflix buraya gelmeden House of Cards, Narcos, Lillyhammer ve Orange is the New Black izleyip tüm Netflix dizilerinin öyle olduğunu sandık. Halbuki toplam on içerik varsa, kalitesi sebebiyle bize bir tanesi ulaşıyor. O bir tane üstünden geri kalan dokuz içeriğin de harika olduğu yanılgısına düşüyoruz.

Bunun için neden Netflix’i suçluyoruz, anlayamıyorum.

Netflix’in ABD orijinal dizi kataloğundaki diziler arasında kalite oranı neyse, Türkiye’deki de o.

Ayrıca Fransa dedik, orayla bitirelim; Netflix’in ilk Fransız orijinal dizisi ne? Marseille. Başrolü kim? Gérard Depardieu. Herhalde Fransa’nın dünyada en bilinen aktörü yani.

E o zaman? Şikayet ettiğimiz Netflix bir tek bize böyle davranmıyor.

Şirketin iş modeli bu.

Özetle: Netflix çok güzel bir pencere. Oraya bir şey ürettiğinde tüm dünyada izlenme olanağın var. Bu lüksün farkında olalım ve geri kalan tüm sorunlarımızı evvela kendimiz çözelim.

Ekranlarda çeşitlilik mi istiyoruz? O zaman bu çeşitliliği herkesten talep edelim, sadece Netflix’ten değil.

Daha fazla bize seslenen içerik mi bekliyoruz Netflix’ten, o zaman öncelikle medeni ülkelerle aynı parayı vermeye hazır bir alım gücüne erişelim.

Biz bunları yaparsak zaten tüm sorunlarımız çözülecek.

Ayrıca çok önemli (!): Bu cevapta düşüncemi ifade ederken hep Netflix dedim ama tabii ki Netflix bir kapsayıcı isim. Disney + da böyle bakacak, HBO Max de; Paramount + da böyle bakacak, Prime Video da. Çünkü konu işte dediğim gibi, çok daha derin.

Ha bir de eklemeden geçemeyeceğim: Sektörde Netflix’i eleştiren birçok insanın, eğer Netflix kendisiyle çalışsaydı bu eleştirileri dile getirmeyeceğini düşünüyorum.

Hem eleştirip hem de alternatif yollarla üretmeye devam eden, gecesini gündüzüne katan Süleyman Mert Özdemir gibiler bu iddiamdan azade elbette. Onlar düşüncesini ifade ediyor. Ama onun dışında maalesef hepimiz Zola’nın Tohumlar Yeşerince’sindeki sözde meczubun yüzüne gerçekleri vurduğu işçilerden halliceyiz.

  • Dengeler’in yapımcıları arasında da imzanızı görüyoruz. Projenin yaratım sürecinde senaryodan ötesini de kurgulamışsınız gibi görünüyor. Tam karşılığı değil belki ama bu durum bende biraz yabancı dizilerde görmeye aşina olduğumuz showrunner tanımını uyandırdı. Yeni sezonda Türkiye’de de bazı dizilerde showrunner’ların olacağı söyleniyor. Sizce daha adanmışlık kokan, kaliteli işlerin ortaya çıkmasını sağlar mı? Sizi de bir gün showrunner olarak bir projede görebilir miyiz?

Jeff Melvoin, yakın tarihte “Running The Show” başlıklı oldukça bilgilendirici bir kitap yayımladı. Kitapta showrunner’lık kavramını etraflıca anlatıyor. Eğer o kitapta anlatıldığıyla kalacaksak, ben Dengeler’in showrunner’ıyım diyebilirim. Ama eğer showrunner “Aynı zamanda en azından dizinin bir bölümünü yönetmelidir” diyorsak ya da “Dizinin kanala satışıyla ilgilenmez” veya “Yapımcısı olamaz”, o zaman bu unvan elbette düşer.

Ben işin sadece kreatif cephesiyle ilgilenmek istesem bile Türkiye buna müsaade etmezdi. Çünkü Türkiye’de televizyon üretimiyle ilgili çok temel bir sorun var: Biz televizyon üretimini sanatsal bir faaliyet sanıyoruz.

Maalesef değil.

Sen kimse sana karışmasın, yaz çiz oyna istiyorsan onun yeri belki bağımsız sinema olabilir ama kesinlikle televizyon değil.

Ben evimin kasvetli olduğunu düşünüp eve bir boyacı çağırıyorum, ona “Duvarları beyaza boyar mısın?” diye soruyorum. O da kabul edip bu işi on liraya yapabileceğini söylüyor. El sıkışıyoruz. Bir hafta sonra eve geliyorum, duvarlar simsiyah ve on lira olmuş yirmi lira. “Nasıl yani?” diye soruyorum. Bana “Böylesi içime daha çok sindi, ben operatör boyacı değilim, benim duygularım var” diyor.

Bu olacak iş mi?

Konuşmuşuz, ben nedenini anlatmışım, evimdeki karanlık beni bunalttı ve param bu kadar demişim, sen geliyorsun bana bir sürü sürpriz çıkarıyorsun. Kabul edilebilir bulmuyorum böyle sürprizleri.

Benim için televizyon üretimi aynı bu hikâyedeki gibi soğuk. Maalesef çok ticari ve çok net bir iş.

Takvimi net, bütçesi net, sonucu da aynı oranda net olmalı.

Senarist de, yönetmen de, oyuncu da, kurgucu da buna uymalı. Ve tabii kanal da.

Lisanı münasiple herkes süreçlere dair derdini ve düşüncesini projeye dahil olurken dile getirmeli, el sıkışıldıktan sonra her kreatif kalem bu plana uygun hareket etmeli.

Senarist “Ben böyle hissettim” dedi ve size son anda hiç konuşmadığınız bir hikâyeyle geldi, yönetmen sette “Ben hikâyeyi böyle gördüm” dedi ve hiç el sıkışmadığınız bir şey çekti, oyuncu “Bu karakteri ben böyle yorumluyorum” dedi ve aldı karakterinizi bambaşka bir yere götürdü, editör “Bence böylesi çalışıyor” dedi ve hemfikir olduğunuzdan apayrı bir materyal bağladı… Herkes kafasına göre takıldı, başka telden çaldı. Sonra bu dizi neden kötü. Kötü çünkü senkronize değil, kötü çünkü dağınık, kötü çünkü hikâye tutarsız; kötü çünkü yola çıktığınız hikâyeyi yolda bulduğunuza değiştiniz.

Bible bunun için var zaten. O bayıldığımız ABD dizilerinin her bölümünü başka yönetmen yönetiyor ama hepsi aynı kadrajda, renkte, kurguda, rejide… Neden; çünkü bu tutarlılığı en baştan sabitleyen ve akabindeki tüm süreçlerde denetleyen biri var. Çünkü bu insicama saygı duyan kimselerle çalışılıyor.

Aradan biri çıkıp “Ben buraya bir rap müzik hayal ettim” diyemiyor ya da bir başkası çıkıp “Çaktırmadan bir dutch açı attım, bakalım beğenecek misiniz…”

Tutarlılık denetleniyor. Bir kişi var bu tutarlılıktan sorumlu.

İşte o kişi showrunner.

Showrunner tüm bu süreci üstlenir. Yönetmen, senarist, oyuncu ve kurgucuyla bu anlamda el sıkışır ve hazırladığı bible’da* yazanı teslim eder.

Çok da faydalı olur.

Ama Türkiye’de henüz çok fazla duygu ve ego var. Bu kadar duygusallık ve ego, işin soğuk ticari yanına maalesef uymuyor.

Sen showrunner olarak işi baştan sona üstleneceksin, sonra yapımcı ya da kanal çıkıp “Biz pek emin olamadık, acaba şurada şu karakter hırsızlık yapmasa mı?” diyecek… Buyur buradan yak. Kaşla göz arasında devrildi işte domino taşı gibi hikâyen. Yandı gülüm keten helva. Geçmiş olsun.

Çok şükür biz Dengeler: Biri Olmak’ta böyle zorluklarla karşılaşmadık.

*Bu arada bible ve pitch deck’i biz aynı sanıyoruz; halbuki birbirinden çok ayrı iki şey ama bu bambaşka bir konu…

  • Bir senarist için en önemli noktalardan biri de araştırma yapmaktır. Özellikle suç ve polisiye odaklı işlere imza atanlar için hem gözlem yapılması hem de yazılacak proje için benzer olayların araştırılması gerekir. Sizinle ilgili araştırma yaptığımızda gözümüze yüksek lisans için yazdığınız teziniz takıldı. Arjantin ve Türk sinemasının polisiye örnekleri üzerine bir tez yazmışsınız. Bu araştırmaların Dengeler’e esin olduğu noktalar oldu mu?

Yukarıdaki sorulardan birinde de söylediğim gibi; bir senaryoyu 10 günde yazmanız, o senaryoyu 10 günde yazdığınız anlamına gelmez. Zihninizde doğumdan beri farkında olarak ya da olmayarak döndürdüğünüz birçok şey o 10 günde somutlaşır sadece. Hepsi bu.

Elbette yüksek lisans tezimin bu anlamda Dengeler: Biri Olmak’a bir katkısı olmuştur ama bu aşamada bu katkıyı parmakla göstermek benim için zor.

Literatür taraması yapmak, düzenli çalışmak, çalışmanın dağılmaması… Bunlar mesela, böyle şeyler geliyor aklıma.

  • Dengeler’de yazarken zorlandığınız bir sahne hatırlıyor musunuz? Bizim seyirci olarak neredeyse her bölüm es verme ihtiyacı duyduğumuz, şöyle bir yutkunduğumuz anlar oldu. Sizin de yazarken etkisi altında kaldığınız sahneler var mıydı?

Çok var ama iki tanesini söyleyeyim:

“Mutsuzsan ya da korkuyorsan kanalı değiştir.”

Sahir Aman karakteri benim için çok özel bir karakter ve fakat 4. bölümde senaryoya göre ölüyordu. Sahir Aman’ı oynayan oyuncu Cengiz Nail Durmuş’un performansından; ki kendisi bizim buluşumuzdur ve pamuk kalpli bir ağbimizdir; ilk sahnesinden itibaren o kadar memnun kaldık ki, karakterini öldürmek istemedik.

Yaşattık mı, onu da bilmiyorum ama en azından öldürmedik.

Daha derin anlamlı bir sahnesi olsun istedik, Biri Olmak eksenli daha anlamlı bir finali…

Bunun için senaryoda revizyon yapmam gerekiyordu, fakat ne yazacağımı bulamıyordum.

Uzun süre düşündüm, aklıma bölük pörçük bir şeyler geliyordu ama tutarlı tek bir hikâyem bile yoktu.

Sürekli Cengiz Ağbi’yle yaptığımız senaryo görüşmesi geliyordu aklıma. Ben callback’lerde oyuncuları çok dinlemeye çalışırım, onların özel hayatlarını anlamaya çalışırım ki oralara değinerek oyuncunun performans vermesini sağlayacak metni hazırlayayım.

Cengiz Ağbi de birkaç enteresan derecede hüzünlü hikâye anlatmıştı bana o görüşmemizde; o hikâyeler kafamda dönüp duruyordu ama henüz bir yere bağlanmamıştı.

Sonra bir gün beni yardımcı yönetmenimiz Bora Uluocak aradı ve Sahir Aman’ın son sahnesinin bir gün sonra çekileceğini, eğer değişiklik olacaksa hemen o akşam senaryonun ekiplere iletilmesi gerektiğini söyledi.

Yumurta kapıya dayanmıştı.

O esnada sporda, hatta koşu bandındaydım; aldığım telefonu düşündüm ve hem o kadar kısa sürede revizyonu beceremeyeceğimi kurarak korktum, hem de böylesi önemli bir işi son dakikaya bıraktığım için mutsuzdum.

Önümdeki telefonumda youtube’dan bir şey açıktı, değiştirmeye çalıştım, ekran parmağımı okumadı, tekrar denedim, yine olmadı. “Eskiden böyle miydi, ne güzel kumandalar vardı ve her şey daha netti” dedim.

Bir kumanda gördüm, kırık dökük ama rahatlatıcı bir kumanda…

Ve bir anda aklıma “Korkarsan ya da mutsuzsan kanalı değiştir” repliği geldi.

Böylece sahnenin Dengeler evrenine uyan duygusallığı, saflığı, insancıllığı karşımda belirdi. Bu ögelerle estetik şiddet bir araya gelince… Galiba unutulmazlar arasına giren o sahne çıkıverdi.

Ve sonunda mutsuz ve korkmuş Sahir, cebine kumandayı koyup evi terk etti, yani kanalı değiştirdi; Dengeler: Biri Olmak’ı ve beraberinde “Hepimizi”, tüm izleyicileri kapattı.

Bu son dediğimi kaç kişi fark etti bilmiyorum ama benim amacım sahnenin bu felsefi yanı barındırmasıydı.

“Yazık oldu bana…”

İkincisi de hiç kuşkusuz 7. bölüm açılış sekansı…

Ben excel’de çalışıyorum, bölüm ritmini ayarlamak için excel faydalı oluyor. Excel’ime göre 7. bölüm başı itibarıyla gitmem gereken yeri biliyordum fakat oraya nasıl gideceğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu.

Bir gece ofiste mesaiye kaldım ve işim bitince aklıma öylece 7. bölüm giriş sekansı geldi. Kurgusu, repliği, Vural Amir ve Ferit… Mutfak. Suyu taşırma metaforu…

Cihangir senaryoyu aralık ayına kadar okumadı. Başka bir kıymetli hikâyenin setindeydi, Asaf’ın ve üçümüz de, hocamız da buna dahil, oradaki işi bitene kadar Cihangir’le Dengeler konuşmamaya karar verdik. Asaf’taki rolü de çok önemliydi ve aklına başka bir şey girmemeliydi.

Aksi hem amatörce, hem de saygısızca olurdu.

İki sahne yolladım sadece ona. Biri 7. bölüm açılışıydı. Ağladığını hatırlıyorum.

Çok motive olmuş, sevinmiş; hatta ben de ağlamışım.

7. bölüm açılışı çok özeldir yani bende.

  • Sosyal medya hayatlarımızın kaçınılmaz bir gerçeği. Dengeler’de de bu böyle. Ferit’in TiktTok’a yüklediği boks videolarından, mafyaların sosyal medya canlı yayınlarına kadar o dünyadan herkesin sosyal medyayı kullanma şekillerindeki gerçekçiliği hayretle ve beğeniyle izledik. Rotamızı sektöre çevirecek olursak sosyal medyanın diziler ve senaryolar üzerindeki belirleyiciliği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Maalesef bu konu hakkında o kadar bilgisizim ki…

Sorunuzdaki “Belirleyiciliği” ifadesinden, belirlediğini anlıyorum.

Eğer öyleyse bu epey yanlış. Her şeyden önce: Hikâyeyi dağıtır bu. Logline’ınız, çatışmanız, karakteriniz zedelenir.

Bilemiyorum.

Dengeler: Biri Olmak’a dair sosyal medya yorumlarına büyük oranda kendini kapamış bir kimse olarak gerçek cevabım bu: Bilemiyorum.

  • Şimdiye kadar yazdığınız roman veya dizi karakterleri arasında yazmaktan en keyif aldığınız, kendinize en yakın bulduğunuz karakter hangisiydi?

Hepsi… Hepsi farklı farklı yerlerden bana çok yakın.

Başka Boşluk’taki Tuna Gürkaya çok yakın mesela bana. Onu çok iyi anlıyorum. Kitaplarla kurduğu ilişki, Radiohead’le, müzikle, vehimle, macerayla, kayıplarla, hafızayla… Benimkine çok benzer.

Dengeler’den gidersek… O kadar çok var ki.

Mesela benim için iki tip insan vardır: “Senden bir halt olmaz!” denilince küsüp kabuğuna çekilen ya da bu cümleyi işitince hırslanıp başarılı olan.

Ben katıksız ilk gruba aitim. Bana “Senden bir şey olmaz” denince “Peki, madem benden umudu kestin, uğraşmama gerek yok” diyorum. Ama tam tersi “Evet, bu sefer olmadı ama sen çok uğraştın, daha iyisini yapacaksın, biliyorum” denildiğinde gözümün içine bakılarak, bana inanan o insanın güvenini boşa çıkarmamak için de gecemi gündüzüme katıyorum. Yapım böyle.

O yüzden ne ekstra övgü bekliyorum ne de yergi.

Bu anlamda Hidayet Alperen Kargı’nın “Yaptığım doğru bir şey övülünce bir daha yapasım gelmiyor” repliği benim çok bağrımdan geliyor.

Daha fazla özelliği bana benzeyen karakter ama galiba Zeynep.

Daha olgun, daha akışına bırakan ama sonunda istediğini elde eden ya da elde edemediğiyle barışık… Sakin, daha fotoğrafın bütünüyle ilgili… Öfkeli ve bu yüzden belki zaman zaman kırıcı ama sonunda kimseyi üzmek istemediğinden tam anlamıyla emin… Mağdur oluyor ama bir biçimde tevekkülle karşılamasını biliyor mağlubiyetini.

Zeynep Karaca sanıyorum. En kendimi bulduğum karakter o olabilir.

  • Çok sevdiğiniz bir dizi ya da film karakterini Dengeler’e konuk edeceğiz diyelim. Bu hangi karakter olurdu ve dizide kiminle karşı karşıya gelirdi?

95 yapımı La Haine’deki Vinz’e Ferit sahip çıksın isterdim. Hatta Saïd ve Hubert’e de.

Dengeler: Biri Olmak’ın devam sezonu olursa belki de bu dediğim olur.

  • Biraz da magazin. 😊 Ferit’in, Ateş’in yüzünü ezerek öldürdüğü sahne Game of Thrones’ta Oberyn Martell’in ölüm sahnesine bir atıftı diyebilir miyiz?

Diyemeyiz. O sahne, yani en azından başı, 2010 yapımı I Saw The Devil filmine göndermeydi.

Soruda geçen sahneye daha yakını, sanıyorum Sahir Aman’ın annesinin katilini öldürdüğü sahneydi.

Oberyn Martell’in ölümünün seyirciye yaşattığı duyguyu çok iyi biliyorum, Dengeler dizi olarak devam ederse o duyguya kesinlikle değeceğim.

Dengeler iki zaman diliminde geçişini ve bunu çizgisel akışta anlatışını True Detective’den, bol karakterli ama dokunaklı anlatı yapısınıysa Euphoria’nın ikinci sezonundan aldı.

Kimse değinmedi bildiğim kadarıyla, herkes daha çok Game of Thrones, Gomorra: La Serie çevresinde dolaştı ama işin gerçeği bu.

  • Dengeler senaristliğini yaptığınız ilk iş diye biliyoruz. Bundan sonrası için planladığınız yeni projeleriniz var mı?

“Senin O Güzel Sesini Tüm Dünya Duysun” ve “Yavru” diye iki hikâyem var, onları yapmayı çok isterim. Becerebilir miyim bilemem.

Bunun dışında, adını henüz bilmediğim üç hikâye daha dönüyor kafamda.

Bakalım…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Korunan İçerik!