Russian Doll, Netflix’de izlediğim en sıra dışı dizilerden biri. Henüz birinci sezonu yayında bulunan ve 8 bölümden oluşan dizinin en iyi noktası, bölümlerinin 20-30 dk arasında olması.

Dizideki karakterimiz Nadia Vulvokoy’un hayatı, arkadaşının onun için düzenlediği 36. yaş günü partisinde değişir. Her şey, bir aynanın karşısında başlar. Aynaya bakar, musluğu kapatır ve kapıdan bir ses duyar. Nak nak nak! Dışarı çıkar ve kendini doğum günü eğlencesine bırakır. Arkadaşlarıyla olan sohbetinden, çılgınca davranışlarından, anı yaşan bir insan olduğunu ve kendini zamana bıraktığını anlıyoruz Nadia’nın. Sonra bizim beklediğimiz ama onun hiç beklemediği bir şey oluyor.

Ölüyor.

Her şey bir aynanın karşısında başlıyor. Aynaya bakıyor, musluğu kapatıyor ve kapıdan bir ses duyuyor. Nak nak nak! Dışarı çıkar fakat bu sefer kendini doğum günü eğlencesine bırakamaz. Çünkü o gün artık onun ölüm de günüdür.

Başta ne olduğunu anlamaya çalışıyor. İçtiği bir şeyden olup olmadığını soruştururken, biz de Nadia’nın hayatı hakkında bilgi edinmeye çalışıyoruz. Yazının buradan sonrası SPOİLER içerebilir o yüzden diziyi izlemeyen arkadaşlarımızı direkt yazının son paragrafına yönlendirmek istiyorum.

Nadia’nın hayat felsefesini, fikirlerinden, davranışlarından anlıyoruz aslında. Duygusal anlamda sıkıştığı an kendini insanlardan nasıl uzaklaştırdığını da izledik. Annesi, eski sevgilisi, hatta Alan… Nadia’nın kişiliği, ilk altı bölümde repliklere serpiştirilerek yediriliyor bize.

Dizinin yaratıcıları bunu o kadar güzel ayarlamışlar ki! Diziye koydukları sembolik ögelerde bile bunu görebiliyoruz. Örneğin tuvaletin kapısının uzay boşluğunu sembolize etmesi, kapı kolunun silah şeklinde olması bize sadece başlangıçta verilen ögeler.

Russian Doll aslında bizim bildiğimiz Matruşka… Matruşkaların birden fazla olması, kadının doğurganlığını ifade ediyor. İç içe geçen matruşka bebekler, en dışarıda olan annenin koruyucu yönünü de gözler önüne seriyor. Ağırlıklı olarak da kırmızı kullanıldığı bir gerçek. İşte bu gerçeğin dizide, Nadia’nın kırmızı bluzu ve kızıl saçlı olması ile temsil edildiğini düşünüyorum. Bir diğer öge ise Nadia ve Alan’ın ölümlerinin tam 15 kere gerçekleştikten sonra işlerin sarpa sarmış olması. Matruşka bebekler en az 3 en fazla ise 15 iç içe geçmiş figürlerden oluşuyor. 15 vurgusunun da buraya dayandığını düşünüyorum. Tek sayılardan oluşmasının nedeni ise, Rusların tek sayıdaki uğura inanmaları.

Son iki bölümle birlikte her şeyi -sil baştan- başka bir açıyla görebilmeye başlıyoruz. Dizide hafif ama tam ayarında bir bilim kurgu işleniyor. Alan’ın iyi/kötü teorisini saçma bulan Nadia başka bir teori peşinde koşuyor. ‘Ya öldüğümüz evrenler yaşamaya devam ediyorsa?’ Bu fikir de annesi yerine koyduğu Ruth sayesinde aklına geliyor. Öldükten sonra onda bıraktığı ya da bırakabileceği izden korkuyor. Derken 15. ölümlerinden sonra işler daha da kızışıyor. Çünkü etraflarındaki her şey yavaş yavaş yok olmaya başlıyor. Yaşadıkları düz çizgideki bir evren ve oluşturdukları diğer paralel evrenler arasındaki boyut zayıflıyor. Bütün bunların farkında olmadan Alan ve Nadia, Nadia’nın tasarımına yardım ettiği bir oyun hakkında iddialaşıyorlar. Ve Alan diyor ki : ‘Tek bir karakterin her şeyi tamamen tek başına çözmesi gereken imkansız bir oyun yapmışsın.’ İşte dizi burada bize ipucunu veriyor. Nadia, çocukluğundan bu yana hep tek başınaydı. Hasta olan annesini idare etmek zorunda kalmış, bu da onun bağlanma problemi yaşamasına neden olmuştu. Hayatta tek başına kalmayı öğrenmişti. Fakat bu oyun, Nadia’ya, başka bir yaşamı hayatına katmayı öğretecekti. Gerçek ilişkiler kurmayı…

Tıpkı onunla karakteri birbirlerine zıt olan (ayna misali) Alan’ın da öğrenmesi gerekenler olduğu gibi… Tutucu, oldukça kontrolcü ve titiz olan Alan, sevgilisinin onu aldattığını öğrenince intihar etmeyi düşünecek kadar içtiğini ve ilk ölümünün bu nedenle gerçekleştiğini öğreniyoruz.

Eğer Nadia bencil ve umursamaz olmasaydı, Alan’a yardım edebilirdi. Eğer Alan, kontrolü elinden kaybettiğinde bu kadar içmeseydi, Nadia’ya araba çarpmasını önleyebilirdi. İşte tam da bu noktada ikili, oyunun bug’ını (hatasını) bulduklarını düşündüler. Buraya kadar doğru, fakat düşünmedikleri bir şey var. Hatayı düzeltmek o ana geri dönerek değil, kendini olduğun gibi kabul etmekten geçiyordu. Sonunda içinde bulundukları zaman dilimi, bir bilgisayar oyununa dönüştü ve ikili üstlerine düşen görevi tamamladı. Sonunda kendi zaman dilimlerinde uyandılar.

Şöyle düşünün, iki ayrı paralel evrendeki Nadia ve Alan, evrenler arası perdenin incelmesi sonucunda aynı evrende çakışıyorlar. Hatayı düzelttikten sonra ise perde eski yerine geri geliyor. Bunu fark ettikten sonra ise ben de en az Nadia ve Alan kadar üzülmüştüm. Çünkü bu ikilinin arasında çok güzel bir bağ oluştu. enerjileri biz izleyenlere geçmeyi başardı.

Sezon finalinde ise tıpkı bir ayna gibi, birbirlerinin yansımalarını izledik. Evrenlerde ki Nadia ve Alan’ı kurtarma çabaları başarıyla gerçekleşti. Son sahnede gelen Horse ve eğlence alayında, tanıdığımız Nadia ile Alan’ı gördük. Başta son sahneyi bu şekilde çekmek istedikleri için yansıma tek bir gerçekliğe döndü sandım fakat hatayı çözdükten sonra ya evrenleri senkronize olduysa? İkinci sezona kadar bu düşünceye tutunmaya karar verdim.

Peki ya Horse neyi sembolize ediyordu? Sanıyorum o, Nadia için bir dejavu hissiydi. Dizinin yaratıcılarından Leslye Headland da Horse’u anlatırken ‘bilinçaltı belleğimiz’ olarak tanımlamış. Tam Horse’un karakterine göre bir açıklama…

Özetle; (spoiler kısmını okuyamayan arkadaşlar bana kızmasın) izlenmeye kesinlikle değer. Zaten bir oturuşta bitirebileceğiniz, karakterlerin giyiminden, mekanda kullanılan renklere, çekim açılarına kadar sizi kendine çeken bir dizi.

Her yaşamın bir ‘bug’ı varsa eğer, kim bilir, belki siz de onu fark edersiniz?

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz