Orkuncan İzan: “Mesele Replikler Değil, Sahnenin Duygusu”
- Sizi yakından tanımayı çok isteriz. Orkuncan İzan kimdir? Sizi çok iyi tanıyan bir arkadaşınıza sorsak Orkuncan’ı bize nasıl anlatırdı?
Bir yetişkin olarak her şeyi kontrol etmeye çalışan tarafıyla; merak eden, isteyen, heyecanlanan ve kolay incinen çocuksu iç tarafı arasında gidip gelerek ayakta durmaya çalışan biri.
• Okul hayatınızdan bahsetmek istiyorum biraz. Hacettepe Üniversitesi Arkeoloji bölümünde okurken okulu bırakıp konservatuar sınavlarına hazırlanıyorsunuz ve Bilkent Üniversitesi’nin Tiyatro Bölümünü kazanıyorsunuz. Sizi bu yol ayrımına iten şey neydi? Oyuncu olmaya nasıl karar verdiniz?
Eğitim hayatım boyunca başarılı olmaya çok hevesli biri değildim açıkçası. Bir sınavdan 50 almam gerekiyorsa, 50 alacak kadar çalışırdım. Daha fazlası için çok büyük bir motivasyonum olmazdı. Hacettepe Üniversitesi’nde okumak istiyordum ve bölümden bağımsız olarak, sadece orayı kazanacak kadar çalıştım. Sonunda da Arkeoloji Bölümü’nü kazandım.
O sırada Ankara’da tiyatro yapmaya da devam ediyordum ama benim için hâlâ hobiden fazlası değildi. İşin garip tarafı şu; okul konusunda ne kadar hevessizsem, tiyatro söz konusu olduğunda tam tersiydim. Çok çalışkan, özenli ve hevesliydim. Sonra bir gün Ankara MSM bünyesinde oynadığım bir rolle Sadri Alışık Anadolu Tiyatro Oyuncu Ödülleri’ne aday gösterildim. Sanırım ilk kez o zaman, “Ben bunu meslek olarak da yapabilirim galiba” diye düşündüm.
Sonrasında tiyatroya daha fazla öncelik vermeye başladım. Bu yüzden okula da çok fazla devam edemedim. Bir noktada şunu düşündüm: Okulu bırakıp tiyatro yapmak yerine, okulda tiyatro okuyayım. Konservatuvar sınavlarına girdim ve Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nü kazandım. Eğitim hayatımla ilgili verdiğim tek doğru karar da sanırım buydu. 🙂
- Bilkent Üniversitesi’nde aldığınız eğitimler, tiyatro sahnesinde kazandığınız deneyimler, özellikle karakter derinliği, duygu aktarımı ve oyunculuk disiplini açısından ana akımdaki performanslarınıza nasıl yansıdı?
Bilkent’te hem Türkiye’den hem de yurt dışından gelen, birbirinden çok farklı üsluplara sahip hocalarla çalıştık. Aynı yere gitmenin aslında ne kadar farklı yolu olabileceğini orada gördüm. Her hocanın oyunculuğa yaklaşımı başkaydı ve bu da zamanla kendi yöntemimi bulmamı sağladı. Bir de sadece bölüm dersleri almıyorduk. Bölüm dışından da almak zorunda olduğumuz temel dersler vardı. Sosyoloji, tarih, hukuk gibi. Yani mesele sadece iyi oyuncu yetiştirmek değildi; kültürlü, dünyaya daha geniş bakabilen insanlar olmamız da isteniyordu. Bence bunun oyunculuğa doğrudan etkisi var çünkü yaptığımız işin merkezinde insan var.
Son iki yılda dört farklı oyun çıkarıyor, 100’e yakın temsil yapıyor ve daha okuldayken bu kadar çok sahneye çıkarak profesyonel hayata hazır mezunlar oluyorduk. Her gün prova yapmak, aynı oyunu defalarca seyirci karşısında oynamak, sahnede aksayan bir şeyi o anda çözmek… Bunların hepsi mesleğe başladıktan sonra çok işime yaradı.
Karaktere hazırlanırken de benim için sahne ya da kamera önü diye bir ayrım yok. İkisine de aynı metotla yaklaşıyorum. Oynadığım karakteri adeta ameliyat masasına yatırıyorum; geçmişine bakıyorum, ne istediğine bakıyorum, neyi neden yaptığını anlamaya çalışıyorum. Karakterle ilgili mümkün olduğunca az soru işareti bırakmak istiyorum. Bunu da büyük ölçüde Bilkent’te öğrendim.

- Japon Kuklası, La Ronde , Misket, Afife gibi başarılı oyunlarda yer aldınız. Fakat ben de oyunu izlemiş biri olarak Misket’ten bahsetmek istiyorum. Turgay Korkmaz ile birlikte çok cesur bir iş ortaya çıkardığınızı düşünüyorum. Hatta oyundaki performanslarınızla Yeni Tiyatro Dergisi Emek ve Başarı Ödülleri’nde Turgay Korkmaz ile birlikte En İyi Çıkış Yapan Erkek Oyuncu ödülünü kazandınız.Turgay Bey de oyunun yazarı olarak Dire klerarası Tiyatro Ödülleri’nde En İyi Oyun Yazarı ödülünü kazandı. Bize biraz Misket’ten bahsedebilir misiniz?Bu kadar başarılı ve cesur bir oyun nasıl ortaya çıktı?
Turgay, Bilkent’ten sınıf arkadaşım. Dolayısıyla aynı tedrisattan geçmiş, sahnede de aynı dili konuşan oyuncularız. İkimiz de tiyatronun evrensel ve toplumsal olarak hâlâ çözülememiş meseleleri anlatmasından yanayız. Ama bunu yaparken o meseleleri Amerikalıların ya daAvrupalıların anlattığı stereotipler üzerinden değil, tamamen bizden, Anadolu’dan insanların hikâyeleri üzerinden anlatmak gerektiğini düşünüyorduk. Misket de biraz bu fikirden çıktı.
Turgay çok iyi bir hikâye anlatıcısı ve kuvvetli bir yazar. Pek çok konuda olduğu gibi, Misket’teki gibi queer hikâyelerin de bize çok uzak bir yerden anlatılmasını eleştirirdik. Böyle anlatıldığında halkın o karakterlerle empati kurmasının neredeyse imkânsız hale geldiğini konuşurduk. Sonra Turgay bir gün “Bir oyun daha yazdım” diye çıktı geldi. Okudum ve gerçekten çok etkilendim.
Oyun, düğünlerde köçeklik yapan Ersin ve Deniz’in birbirlerine olan duygusunu, daha önce pek görmediğimiz bir dil ve üslupla anlatıyordu. Tamamen bu coğrafyaya ait iki insanın hikâyesiydi. Pandemi döneminde olduğumuz için oyunun üzerine uzun uzun düşünme ve çalışma fırsatımız oldu. İlk prova için sahneye çıktığımızda oyun zaten neredeyse hazırdı.
Sonra dört sezon boyunca kapalı gişe oynadık. Misket benim için gerçekten çok özel bir yerde duruyor. Hayatımda Misket’i oynamaktan aldığım keyfi başka bir oyunda alır mıyım, ondan hâlâ emin değilim. Turgay’la birlikte kurduğumuz Faraza Tiyatro bünyesinde oyunlarımız sahnelenmeye, yenileri de aklımızda oynamaya devam ediyor.

- Sizi bu sezon Kanal D ekranlarında Haysiyet ile izleyeceğiz. Bize biraz diziden ve oynadığınız Ahmet Karlıova karakterinden bahsedebilir misiniz? Seyirciyi neler bekliyor? Projeyle yollarınız nasıl kesişti?
Haysiyet, küçük hayatlarının büyük dertlerini sırtlanıp ayakta kalmaya çalışan bir ailenin, sınıf farkıyla mücadele ederken haysiyetini kaybetmeme hikâyesi aslında. Karlıovalar emekleriyle yaşayan kalabalık bir aile ve karşılarında hayata çok daha farklı bir yerden bakan başka bir aile var. O yüzden mesele sadece zengin-fakir çatışması değil, iki farklı dünyanın karşı karşıya gelmesi.
Ahmet de ailenin ortanca çocuğu. Biraz daha silik kalmış, çok fazla inisiyatif almamış, geri planda yaşamaya alışmış biri. Sessiz, naif, yetenekli ve duygularını çok fazla konuşarak değil, daha çok yaptıklarıyla gösteriyor. Bu kadar zor bir hayatın içinde kirlenmeden kalabilmiş olması da benim Ahmet’te en sevdiğim taraflardan biri. Diziyi benim için en değerli kılan şeylerden biri de her karaktere hak veriyor oluşumuz. Kimse tamamen haklı ya da haksız değil. O yüzden her seyircinin başka bir karakterle özdeşlik kuracağını düşünüyorum.
Projeyle yollarımız kesiştiğinde elime ilk iki bölüm geldi. Hem dizinin atmosferini sevdim hem de Ahmet’in başladığı yerle gidebileceği yer arasındaki mesafe beni heyecanlandırdı. Biraz Yeşilçam filmlerini andıran sıcak bir dünyası var. Ailecek izlenebilecek bir iş olması da ayrıca hoşuma gitti.
- Gerçek hayatta tek çocuksunuz, dizide ise kalabalık bir ailede ortanca çocuksunuz. Üstelik karakteriniz daha sessiz, kardeşleri arasında, aile içinde göz ardı edilen biri. Hiç kardeşiniz olmadığı için böyle bir karakterin dünyasına girmek nasıl bir deneyim oldu?
Aslında tek çocuğum ama kalabalık aile duygusuna çok yabancı değilim. Annemler dört kız kardeş ve komik olan şu ki, dördü de bizim hikâyedeki dört erkek kardeşin karakterlerine bir şekilde uyuyor. Ben teyzemi oynuyorum. 🙂 Tek çocuğum ama kuzenlerimle birlikte büyüdüm. Abi-kardeş sevgisini de biraz kuzenlerimi düşünerek yüklüyorum.
- Kanal D için verdiğiniz bir röportajda Ahmet karakterinin yetenekli bir marangoz olduğunu söylediniz. Role hazırlanırken marangozluk için özel bir eğitim aldınız mı?
Özel bir eğitim almadım ama saatlerce video izledim. Ellerini nasıl kullandıklarını, aletleri nasıl tuttuklarını, çalışırken neleri nasıl yaptıklarını detaylıca inceledim. Zaten elim bu tip şeylere yatkındır. Denedikçe de çok keyif aldım. Belki Haysiyet bana yeni bir hobi kazandırmıştır. 🙂

- Gördüğümüz kadarıyla Haysiyet setinde güzel bir enerji ve arkadaşlık ortamı var. Peki size setin enlerini sorsak? En komik, en dakik, en uykucu, en sakin, en enerjik, ezberi en iyi, en ciddi, en şakacı gibi… Kimleri söylerdiniz?
Seyircimizi bir hikâyeyi ekrandan izleyen biri gibi değil de, sanki yanımızda, mahallemizde ve bizi yakından takip eden bir göz gibi konumlandırıyoruz. Ekibin her parçası da buna göre hareket ediyor. Bu da bizi ortak ve samimi bir enerjide buluşturuyor.
En komik kesinlikle Reha Özcan. En dakik konusunda kimseyi ayıramayacağım, gördüğüm kadarıyla herkes oldukça dakik. 🙂 En uykucu ise normalde her sette ben olurdum ama bu kez Elifcan Ongurlar bana ciddi rakip çıktı. Ama elime su dökemez, en uykucu benimdir. En tatlı Nergis Öztürk, En sakin Merih Öztürk, en enerjik Ceren Kesim. Ezberi en iyi Kerem Alışık, en ciddi Nizam Namidar, en şakacı da Gökberk Yıldırım. En çalışkan Asır Gündoğdu, en sosyal Aybüke Yılmaz. En profesyonel Doğukan Güngör, en uyumlu da Berfin Kıymaz.
- İnci Taneleri’nden de bahsetmek istiyorum. Yılmaz Erdoğan’ın bütün işlerini izlediğinizi ifade ettiniz. Hatta Yılmaz Erdoğan’ın televizyona bir dizi yapacağını duyunca o projede yer almayı çok istemişsiniz. Hayaliniz de gerçekleşti diyebilirim Zerre rolünü siz oynadınız. Peki İnci Taneleri’nenasıl dahil oldunuz?
Aslında diziye dahil olma sürecim son derece olağandı. Çok iyi yazılmış bir audition metni gelince oyuncu için bütün doneler hazır oluyor zaten. Yılmaz Erdoğan’ın kalemini de çok iyi bildiğim için ne oynamam gerektiğini hemen anladım.
Audition’ı gönderdim. Kısa bir süre sonra yönetmenimizle bir araya geldik ve ardından İnci Taneleri kadrosuna dahil oldum. İnci Taneleri benim için çok özel ve gurur duyduğum bir iş oldu. Zerre de her oyuncunun oynamak isteyeceği kadar dişi, çok güçlü bir roldü. Oynarken çok keyif aldım ve bende yeri hep ayrı kalacak karakterlerden biri oldu.
- Güzel Günler’de çok tecrübeli ve jenerasyonunda öne çıkan oyuncularla çalıştınız ve ekip olarak enerjiniz, samimiyetiniz bizlere çok geçti. Fakat seyirci için en yeni yüz Orkuncan İzan’dı ve Feyyaz tüm diğer roller arasından da sıyrılarak aklımızda yer edinebildi. Bu tecrübeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir ekleme olarak da Feyyaz ileilgili içinizde ukde kalan, ”keşke şunu da görebilseydik” dediğiniz şeyler var mı?
Güzel Günler benim için gerçekten rüya gibiydi. İlk kamera önü tecrübemi böyle tecrübeli ve güçlü oyuncuların arasında kazanmak benim için çok öğretici oldu. Binnur Kaya için bir yerde şöyle söylemiştim: “Ben oynamıyorum, sadece Binnur’a bakıyorum ve oluyor.” Gerçekten de öyleydi.
Yanındaki oyuncuya güvenerek oynayabilmek çok büyük bir konfor. Bu yüzden Ecem Erkek de benim için çok değerli. Onunla oynarken kendimi çok rahat hissediyordum. Feyyaz da oynamaktan hiç sıkılmayacağım bir roldü. Keşke daha uzun sürseydi. Bir de onun geçmişini daha fazla görebilmeyi isterdim. Nasıl bir hayat yaşadı, nasıl o adama dönüştü, onu biraz daha izlemek güzel olurdu.

- Benim Adım Aylamaz dizisinde Yusuf karakterini canlandırdınız. Yusuf, Makedonya’da doğup büyümüş bir Balkan çocuğu. Eğitimli ve köyündeki çocuklarada ufak bir okul açıp onları da eğiten, idealist bir öğretmen. Dizide Makedonyalı rol arkadaşlarınız vardı ve neredeyse dizinin yarısında Makedonca konuştunuz. Bu deneyimi nasıl değerlendiriyorsunuz? Makedonca öğrenme süreciniz nasıl geçti?
Çekimlerden önce yaklaşık iki hafta Erman Saban’la Rumeli ağzı ve Makedonca üzerine çalıştık. Şivelere zaten meraklıyımdır, dilim de bu tip şeylere yatkındır. Rumeli ağzı da bir şekilde kulağımda kalmış. O yüzden oldukça kolay adapte oldum. İki ay süren çekimler boyunca, hatta İstanbul’a döndükten sonra bir süre daha o şekilde konuşmaya devam ettim.
Makedonca tarafı biraz daha zordu. Birazcık Rusça biliyorum ve Kiril alfabesiokuyabiliyorum. O sayede Makedonca’ya biraz yaklaşabildim. Yine de anlamını bilmediğim birtakım kelimelerle, dramatik yoğunluğu yüksek sahneler çekmek oyunculuk açısından benim için farklı bir deneyim oldu.
Oyuncular olarak zaman zaman kelimelere ve repliklere fazla takılıyoruz. Halbuki esas olan sahnenin duygusu, replikler de o duyguya yardımcı oluyor. Makedonca oynamak bana bunu tekrar hatırlattı. Ne söylediğimi birebir bilmeden, tamamen sahnenin duygusuna odaklanarak oynamak oyuncu olarak beni güçlendirdi. Benim Adım Aylamaz’ı çok seviyorum, hala ara sıra açıp izliyorum, herkese de tavsiye ediyorum.
- Benim Adım Aylamaz vesilesiyle Makedonya’yı tecrübe etme fırsatınız oldu. Bundan sonrası için özellikle gönlünüzde yatan, iş çekmeyi çok istediğiniz bir coğrafya var mı?
İtalya. Kültürü, havası, insanı, atmosferi hep ilgimi çekmiştir. Dünya Kupası’nda da hep onları tutarım.
- Sizi hep yaptığınız işlerle tanıyoruz. Set dışında bir gününüz nasıl geçiyor?
Set dışında oldukça sakin bir hayatım var. Artık çok sosyal biri değilim; zamanla evde vakit geçirmekten daha çok keyif alır oldum. Futbolu çok seviyorum, koyu bir Gençlerbirliği taraftarıyım. Maçları takip ederim. Bir şeyler izlerim, kafama bir konu takılırsa da onunla ilgili uzun uzun okuyup araştırabilirim.
Eskiden aceleci ve sabırsız biriydim zamanla dinginleştim. Hiçbir şey yapmadan vakit geçirmekten rahatsız olmuyorum. Sürekli bir yerlere gitmek ya da günü doldurmak gibi bir ihtiyacım yok. Evde kendi halimde olmak bana iyi geliyor.

- Diyelim ki çok sevdiğiniz dizi veya film Türkiye’de uyarlanacak ve siz de kadrodasınız. Hangi karakteri canlandırıyor olurdunuz?
Buna cevabım net. Forrest Gump.
- İlham aldığınız, ”bir gün mutlaka aynı tiyatro sahnesinde veya ekranda yer almak isterim” dediğiniz oyuncular var mı?
Bunu dediğim insanlardan pek çoğuyla hem ekranda hem de tiyatroda bir noktada yolum kesişti. Kendimi bu konuda şanslı sayıyorum. Sizin aracılığınızla da Olgun Şimşek dileyeyim.
- Oyunculuk hayatınız boyunca sette veya tiyatro sahnesinde unutamadığınız bir anı var mı? Bizimle paylaşabilir misiniz?
Hafızam çok iyi değildir, anıları unutabilirim ama hisleri unutmam. İlklerin hissettirdiklerini unutamıyorum. İlk oyun, ilk set günü, ilk yayın günü, ilk film, ilk ödül…
- Sevenlerinize bir kitap, bir film ve bir şarkı önermenizi istesek neleri önerirdiniz?
Hasan İzzettin Dinamo kitaplarını tavsiye ediyorum. Hangisi olursa. Hemen okumalılar. Trace of Grace. Bir şarkıdan bütün beklentilerimi karşılıyor. Herkes izlemiştir ama ben Muhsin Bey filmini çok seviyorum, izlemeyen varsa öneririm.
- Röportajlarımızın bir uğuru olduğunu düşünüyoruz. Bir çeşit manifest gibi. Hayal ettiğiniz, gerçekleşmesini çok istediğiniz bir dileğiniz var mı?
Var. İçimden diledim. 🙂


