KARADENİZ’İN DOĞASI VE OĞLAK SEMBOLÜ
Merhabalar, yine ben! 🙂
Şimdilerde yerli dizilerden Taşacak Bu Deniz‘i izleyen bir seyirci olarak uzun bölüm analizlerinden ziyade daha kısa, duyguları ve metaforları esas alan belli sahneleri/temaları yorumlamanın daha verimli olduğunu düşündüm. İlkini de geçtiğimiz aylarda paylaşmıştım “Bir Bardak Su: Aitliğin Kabulü” ilginizi çekerse göz atabilirsiniz.
Bugün ise hikayenin en başına dönüyoruz. İlk bölümün ilk sahnelerine… Dizinin ilk bölümüne tekrar baktığımda daha önce fark etmediğim bazı detaylar fark ettim. Bana göre bir metafor bunlar ancak bu niyetle mi yazıldı yoksa güzel bir denk geliş mi bunu bilemiyorum. Çok iddialı olmak istemem. 🙂
Hadi gelin dizi hazır sezon arasındayken bölümler ve sahneler arasında keyifli bir yolculuğa çıkalım! Sohbetime eşlik edecekler sıkı tutunsun, başlıyoruz!

İYİ AMA YALNIZ BİR HAYATTA SIKIŞIP KALMAK
Dizide ilk tanıştığımız kişi Eleni Miryano… Onun gülümsemesinin ardındaki mutsuzluk ve yalnızlıkla tanışıyoruz ilk olarak. Güzel bir eğitim almış, bunu zekasıyla birleştirince de müthiş bir akademik başarı elde etmiş ama bu başarısını kutlayacağı günde bile onu yetiştiren anne ve babası yanında değil.
İşkolik bir anne ve onun sözünden çıkamayan bir baba ile büyümüş Eleni. Babası mezuniyete katılamadıklarından dert yanarken annesinin “Eleni yalnızlıktan ölmez…” demesi ile daha iyi kavrıyoruz bunu. Başarılı fakat yalnız yetişmiş bir genç kız Eleni Miryano…
Tüm bunların üzerine onu yetiştiren babasının kaybı ve annesinin iş gerekçesiyle geç geldiği cenazede aslında evlatlık olduğunu, Trabzon’lu bir Türk olduğunu öğreniyor. Ve o meşhur alıntıda bahsedilen o muhteşem hikayenin ilk adımını atıyor.
“Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir…”
Gelelim benim esas dikkatimi çeken noktaya… “3 ay sonra” diyerek Karadeniz’e, Trabzon’a varıyoruz ve Adil Koçari ile tanışıyoruz. Eleni Miryano’nun aradığı köklerden biri, babası. Henüz ikisi de bilmese de 🙂
Bizim Adil’i tanıdığımız bu sahneyi son izleyişimde sanki daha o andan bize, hem Adil’in ve Eleni’nin bireysel olarak karakterleri hem de dizinin Adil-Eleni aksı hakkında bir selam çaktığını hissettim senaristlerimizin. Nasıl mı?

Dizimizin jeneriği (ilk bölümlerde yoktu, evet) iki inatçı keçinin kafa kafaya geldiği bir görsel ile başlıyor. Ve bu görsel en başından beri bana Esme ve Adil ilişkisini düşündürtüyor. Ve ilk sahnesinde Adil kayalara sıkışmış olan bir oğlak kurtarıyor, yani bir keçi yavrusunu. <3 Beni üzerine düşünmeye sürükleyen detay da bu oldu.
Eleni, Yunanistan’da yaşadığı dışarıdan güzel görünen o mutsuz, sevgisiz ve yalnız hayatta sıkışıp kalmış aslında. Bunu bir oğlağın kayaların arasına sıkışmasıyla görselleştirmişler gibi geldi.
Eleni’nin hayatına bir ışık, ona yeni bir soluk getiren; onu sıkışıp kaldığı hayattan kurtaran, onu büyüten babasının bıraktığı mektupta yazanlardı. Oğlağı ise sıkıştığı yerden kurtaran, kayaları üzerinden kaldıran Adil Koçari. İki baba arasında soft bir geçiş, bir devir teslim gibi… Eleni henüz tanımadığı ama aslında ait olduğu o şehre ayak bastığı gün yaşanıyor üstelik bunlar…

“GİTTİ SENİNKİLER, HADİ KOŞ!”
Adil’in oğlağı dolandığı kayalardan kurtarıp üzerindeki ağırlıkları alıp salarken kurduğu bu cümle sanki bilmeden kendi kızına, Eleni’ye kurduğu bir cümle gibi… Oğlak uçsuz bucaksız gözüken, Trabzon’un adını bilmediğimiz bir yaylasında sürüsünün izini sürerek koşmaya başladıktan biraz sonra Eleni’nin ailesini aramak için Trabzon’a ayak bastığını görüyoruz.
Oğlak ait olduğu coğrafyada sürüsüne doğru koşarken Eleni de yılların ardından ait olduğu topraklarda köklerini bulmak için yola çıkıyor.
Ayrıca Adil’in bir yavruyu ailesine kavuşturma isteği ve çabası onun aslında merhametli ve koruyucu bir karakter olduğuna atıf bence.
Mazluma yardım edeceğini, önündeki zorlu engellere rağmen pes etmeyeceğini ve tanımasa bile bir küçüğe/evlada karşı duyduğu koruma içgüdüsünü anlatıyor sanki sahne bize. Eleni ile tanıştıktan ve ailesini aradığını öğrendikten sonra da onun ailesine kavuşması için önüne çıkan tüm engelleri kaldırmasına yardımcı olmuştu Adil Koçari.

Bunun dışında sembol olarak yorumlayacak olursak, oğlak doğası gereği inatçıdır ve zorlu da olsa dik yamaçlarda yolunu bulmayı başarır. Eleni de tek başına, hiç bilmediği bir coğrafyada inatla ve cesaretle köklerini arıyor bölümler boyunca.
Narin görünüşünün altında aslında mücadeleci, inatçı, meraklı ve istediğini alma gücü var ama bugüne kadar bunlara ihtiyacı olmamış. Karadeniz’in onun için zorlu olan coğrafyası ve koşulları içindeki gücü fark etmesini de sağlıyor bir yandan…
Sadece ilk bölümde bile düştüğü düşmanlığın ortasında yemeksiz, susuz ve evsiz bırakıldığı, saldırya uğradığı sahneler görüyoruz. En çok da ilk bölümde Çetin ve Behçet’in tehdidine ve saldırısına maruz kaldığı sahneyi, yola çıktığımız o oğlak sahnesine benzetiyorum ben. Eleni tıpkı o oğlak gibi kayalık bir alanda saldırıya uğruyor ve sıkışıp kalıyor. Yine de mücadele etmeye çalışıyor. Ve Eleni’yi o “sıkıştığı” durumdan tıpkı oğlağı kurtardığı gibi Adil kurtarıyor. Sahneyi merak edenler veya daha iyi anlamak isteyenler buradan izleyebilir.
Eleni’nin inatçı ve pes etmeyen yapısı Karadeniz’in coğrafyası ve oğlak sembolü üzerinden işlenmiş gibi ilk bölümde.
Ben izlediklerimden böyle bir çıkarım yaptım ve diziyi izleyen sizlerle de paylaşmak istedim. Bazı sahneler sandığımızdan daha derin kurgulanmış, sembollerle dolu bir anlatım kullanmış olabiliyor.
Buraya kadar okuyan herkese teşekkür ederim, başka sahnelerde veya metaforlarda buluşmak dileğiyle!


