Kanıt dizisindeki ‘Komiser Selim’ karakteri ile hafızalarda yer edinen, sonrasında Siyah Beyaz Aşk, Poyraz Karayel, Gecenin Kraliçesi, O Hayat Benim, Çalıkuşu gibi önemli TV dizilerinde izlediğimiz,  şimdiler de ise prömiyerini Uluslararası Tokyo Film Festivalinde yapan ‘Son Çıkış’ filmi ile beyaz perdede olan Deniz Celiloğlu ile Kendisi Bir Mekan’da keyifli mi keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Kitap-cafe konseptinde açılan ve hayran kaldığım mekanın fotoğraflarını da röportajda bulabilirsiniz. Söylemeden geçemeyeceğim hem kahvenizi içip hem de kitabınızı okuyabileceğiniz harika bir mekan olmuş.  Yolunuz düşerse  Deniz Bey de oradaysa inanılmaz keyifli sohbet edebilirsiniz. Çağla Hanım’ın güler yüzü de ayrı kıymetli! 🙂

Bu güzel röportaj için Deniz Celiloğu’na bir kez daha teşekkür ediyoruz. Keyifli okumalar! 🙂

-Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

İnsanların çok bilmediği Bulgaristan göçmeniyim. Burada yani Türkiye’de doğmadık 3 yaşındaydım geldiğimde. Bizden önce hiç burada yaşayan da yoktu aslında. Onun için göçmencilik zor bir psikolojiydi herhalde. Ben ortaokul ve lisede çok farkına varmazdım ama tiyatroya geçtikten sonra göçmenciliğin ayrı bir mesele olduğunu atlatılması için baya kişisel gelişime ihtiyaç olduğu falan zorlu bir travmatik bir süreç olduğunu sonradan tiyatro ile tanışınca biraz daha kavramış oldum. Ama tiyatro çok iyi geldi her şey için iyi ki tiyatrocu olmuşum diyorum. Bir tane kardeşim var benden çok alakasız beyaz yakalı kurumsal bir şirkette çalışıyordu ama o da kendince çok mutlu. Şimdi taşındılar Prag’ta yaşıyor. Bizim aile gene dağılıyor herhalde. Göçmencilik bitmeyecek galiba. Bunun dışında çok sosyal bir insan olduğum söylenemez. Daha çok kapalı ortamlarda vakit geçirmeyi seviyorum. Kapalı ortam dediğim içsel olarak da kapalı çok açık dışa dönük bir insan olamadım hiçbir zaman. Tipik bir yengeç burcuyum belki de. Evden çok çıkmam. Aktivitelerim, hoşuma giden her şey evin içinde kapalı ortamlar. Herhalde benim kontrolümde bir alan ihtiyacı hissediyorum her zaman. Böyle bir yer yapmak çok hayalimdi uzun zamandır. Çağla ile birlikte açtık burayı da kız arkadaşım. Şu an hayallerimin büyük bir kısmı gerçekleşmiş sayabilirim kendimi bu mekândan sonra. Aslında bu da bir başlangıç ama büyük bir hayalin tamamlanması diyebilirim burası için ama burası başladıktan sonra da kendi süreci başlamış oldu. Yani oyunculuğun yanı sıra bana ait üretimlerini yaratımlarını bir çatı altında yapabileceğimiz bir mekân her zaman için ikinci en büyük hayalimdi o da yavaş yavaş gerçekleşiyor gibi. Çünkü oyunculuk daha tepenizde bir çatısı olmayan bir şey yani her yerdesiniz sineması tiyatrosu dizisi başka başka ekipleri bu başını sokacak bi yer kavramı benim çok sahip olmayı istediğim bir şeydi. Şimdi o gerçekleşti.

İnsanların hayalleri biraz sınırsız aslında?

Sınırsız evet ama böyle ana birkaç nokta var ki o hayaller gerçekleşirse zaten diğerleri de onun etrafında gezenin etrafındaki uydular gibi bir şekilde gerçekleşeceğine inanıyorum.

Şanslısınız o zaman hayallerini gerçekleştirebilen biri olarak?

(gülüyor) O kadarda değil ya. Ben ona çok inanmıyorum şans kavramına. Yani evet doğru yerde doğru zamanda olmak. Şans eğer ona deniyorsa denebilir ama ben insanın kendi şansını kendi yarattığı inancında olanlardanım. Çünkü o küçük küçük bir zincir gibi, zincirin halkaları gibi hayat. Sizin arka arkaya koyduğunuz bağlantılar bir süre sonra önünüze çıkan, çıkacak olan şeyi belirliyorlar. Çokta her şey şans değil aslında. Hatta hiç katılmıyorum şanslara ve tesadüflere.

Onun dışında bir kedim ve köpeğim var evde hayvanları seviyorum ama son zamanlarda evde bile beslemek biraz insanlık dışı bir hareket mi falan demeye sorgulamaya başladım. Çünkü evet sokaktan kurtarıp evde zaten hali hazırda perişan olmuş bir hayvanı evde bakıp kurtarmak mantıklı olabilir.

Doğası gereği aykırı diye mi düşünüyorsunuz?

Doğası gereği de değil. Şimdi bu mekânda o kadar çok hayvan kedi köpek dışarıda sokak hayvanları ile muhatap olmaya içli dışlı olmaya başladık. Tamam onları besliyoruz seviyoruz. Yatacak yer, yemek tedarik etmeye çalışıyoruz ama bir yandan da bu duruma teşvik ediyoruz. Her gün çoğalıyor dışarıda mesela sokak hayvanları. Yani o çoğalma için ben kısırlaştırmadan yanayım sokak hayvanlarının özellikle ki bizim daha sonradan onları koruyacağımız hale düşürmeyelim onları. Çünkü dışarısı dolu onlarla. Ama gerçek hayvanseverlik bence sokağa düşürmeden onu engellemek. Sokağa düştükten sonra evler, barınaklar yapıyoruz besliyoruz.

Yurt dışında bu daha etkin mesela sokakta çok hayvan göremezsiniz, hatta hiç yok.

Yurt dışında yok, onları tutuyorlar. Çünkü onların iyiliği için.  Onların dışarıda kalıyor olması, dışarıda kaldıktan sonra besleniyor olmasından daha tehlikeli. Hiç dışarıda kalmamaları lazım.

 

 

-Mimar Sinan Devlet Konservatuarı’ndan mezunsunuz. Nasıl bir öğrenciydiniz? Bize öğrencilik yıllarınızdan bahseder misiniz?

Çok uyanık bir öğrenci değildim ben galiba ya. 😊 Uyanık derken şu okuduğu dönemde okulun kıymetini, değerini bunun yanında olanaklarını fark edemeyen bir çoğunluk vardır. Aslında her zaman öyledir okuldan mezun olup 4-5 sene sonra iş hayatına ya da gerçek hayata girdikten sonra fark eder okulda neleri kaçırdığını. Keşke daha çok çalışsaydım, keşke daha çok vakit ayırsaydım, kendimi geliştirmeye biraz daha derinleşmeye der genelde bence. Çokta haksızlık etmeyeyim kendime yine iyi öğrenciydim ben ama şimdiden dönüp baktığımda keşke biraz daha az hovardalık, goy goy, şamata biraz daha fazla o okulun olanaklarını kullansaydım. Çünkü bi de konservatuarda bizim öyle çok ders kitabımız falanda yoktu. Daha çok öğrencinin, kişinin kendi motivasyonuna kendi çabasına kalmış bir süreç oyunculuk eğitimi. Sen ne kadar istersen öğrenmeyi, gelişmeyi, derinleşmeyi o kadar. Çünkü sen istemedikten sonra okulunda en iyi öğretmeninde verebileceği bir şey yok aslında. Daha efektif geçirmeyi isterdim ama bence iyi bir öğrenciydim. İkisini de dengeli tuttum. Hem eğlenmeyi unutmadım hiç bi zaman inek bir öğrenci olmadım. Ama şimdi okul yıllarımı özlüyorum evet orası bizim için boş bir sahneydi, okulun bize 4 yıllığına bedava tahsis ettiği. Şimdi öyle bir alan bile hadi oynayalım desen her an kendine yer ve rol bulabileceğin bir tiyatro bulamıyorsun genç oyuncular olarak. Hadi biz kendimiz bir şeyler yapalım desen 3-5 genç arkadaş bir araya toplansan yer bulamıyorsun, mekân bulamıyorsun. Pahalı oluyor parası yetişmiyor bazen. Bir de okulda daha samimiydik. O zaman çok öyle dış dünyanın o yarışma hali o rekabet ortamı yoktu öğrenciyken daha yüksek duygularla bir şeyler yapıyorduk sahne üstünde. Onu hala kaybetmedik de dönülüp nasıl bir öğrenciydin diye sorulduğunda insanın aklına şimdi bir sürü fotoğraf, imge, imaj geliyor 😊

 

Aynı dönem birlikte okuduğunuz bizim hala ekranda izlediğimiz kişiler var mı?

Var, var canım çok var. Çoğu benim sınıf arkadaşlarım Gün Koper var şehir tiyatrosunda ve birkaç bağımsız sinemada işler yaptı, onu takip ettim. Erkan Avcı var benim bir iki dönem üstümdü. Erkan Kolçak Köstendil var, Deniz Arna var son zamanlarda yeni bir şeyler yapacak diye gördüm galiba televizyon sanıyorum. Böyle sorunca aklıma gelmiyor ama çok kıymetli, güzel oyuncular var beraber okuduğum, onlarla okumaktan çok zevk aldığım. Çoğu le beraber çalışma fırsatı bulamadık bir daha sonra hiç birbirimizi görmedik bile ama bazısıyla ya sinemada ya tiyatroda çalıştık. Şimdi en son sinema filmimiz ‘SON ÇIKIŞ’ da Ezgi (Çelik) ile çalıştık. Mesela onunla hiçbir araya gelmemiştik. Taa okul yıllarından beri 10 sene sonra bu sinema filmi için bir araya geldik, çok heyecanlıydı. Aynı dili konuştuğunuz biri ile oyunculuk yapmak, partner olmak çok zevkli bir şey.

 

Günümüzde ne yazık ki çoğu insan duygularını pek kolay ifade edemiyor. Peki siz duygularınızı kolay ifade edebildiğinizi düşünüyor musunuz?

Aslında ona da çok başka bir yönden yaklaşacağım deneyimlerinden kaynaklı. Çoğu insanın duygularını açığa vuramamasının sebebi ne şöyle bi perspektiften yaklaşmak lazım insanlar artık birbirlerinin duygularını karşı taraf bana ne demeye çalışıyor bunu anlayacak zaman, ortam bırakmadığı için aslında. İlk başlangıç bu dediğiniz doğru insanlar artık duygularını pek açığa vuramıyorlar ama. Şöyle bir şey de var karşılıklı insanlar empati kavramını yitirdiler artık. Sen beni dinlemiyorsun ki ya da anlamaya çalışmıyorsun ki ben sana duygularımı açığa vurayım, sana çok samimi bir şekilde duygularımı anlatayım. Çünkü insanlar bence onu deniyorlar özellikle çocukluktan beri. Buraya o kadar çok çocuk girip çıkıyor ki en çok onun için seviyoruz çocukları. Duygularını, kafasındaki düşünceyi, bilgiyi olduğu gibi sorgusuz sualsiz ortaya atar çocuk. E ne oluyor da büyürken biz birden duygularımızı artık korumaya, saklamaya çalışıyoruz. Ya incineceğimizi, kırılacağımızı ya da onların değersizleştirileceğini düşünüyoruz. Bence ilk önce çocukluk aşamasında büyükler ne yapıyorsa yapıyor. Duygularının, düşüncelerinin değersiz olduğunu hisseden ya da ona öyle hissettirilen çocuklar daha sonra duygularını, düşüncelerini saklarlar tabi ki. Bence bu empati yitikliğiyle alakalı.

 

Her gün düne göre farklı bir deneyim ile birlikte değişiyoruz, farklı düşünüyoruz. Konservatuar mezunu ve bir tiyatrocu olarak dün söylediğiniz ‘Neden Tiyatro?’ sorusuna bugün kazandığınız birikim ile neler söylemek istersiniz?

İnsanlar unutmasın diye. Yani bu cevap her zaman değişebilir aslında ki her zamanda değişiyor. 2-3 sene önce sorulduğunda ben başka cevap veriyordum, şimdi de başka. Çünkü mutlaka tiyatronun her şeye bir cevabı oluyor ve her dönem başka bir ihtiyaca karşılık olabiliyor tiyatro. Mesela bu aralar benim için insanlara bir takım bazı değerleri hatırlatmak, sorgulatmak. Bu çok hızlı tüketim dünyasında artık sadece ürünler, metalar değil de zaman, duygular, derinlikler, inançlar her şey çok hızlı tüketiliyor. Zaman o kadar hızlı akıyor ki artık bir şeylerin gerçekten yaşanmasına, hissedilmesine izin vermeyecek şekilde ve tiyatro seyirciyi şöyle bir olanağa götürüyor. Bir hayal ürünü ama gerçekle bire bir özdeş bir dünya kuruyorsunuz, o dünya hızlı geçerken akıp giden dünyanın arasında bir balonun içinde hapsedilmiş ve korunmuş gibi çok özel bir an. Ve orası ile temas ettiğinizde bazı unutmuş olduğunuz artık görmezden geldiğiniz şeyleri tekrar hatırlatıyor, sorgulatıyor size ve bu çok önemli bence.

 

 

Peki sizin oyuncu olarak, bir tiyatro oyunundan beklentiniz ne olur? İzleyiciye öğrenim anlamında bir şeyler verebilmek mi ya da sorgulaması için soru işaretleri bırakmak mı sonuç olmalıdır?

Aslında hepsi aynı kapıya çıkıyor. Bütün çeşitli sonuçlar, buna dair ne söylesek aynı olacak. Bence önemli olan şey duygulara dokunması. Ama ne demek bu duygulara dokunması? Size bir hissel deneyim yaşatması, bilgi vermesi ya da sorgulatması ve tabi ki hissel deneyim yaşatan her şey size bir şey sorgulatacaktır ama bu sorgulatmak ya da onun altında didaktik bir süreçten bahsetmiyorum. Yani özlem gibi, can acısı gibi, tedirginlik gibi, korku ve mutluluk gibi duygular var ya bu duyguları size o kısa anda yaşatabiliyorsa benim için bu önemli.

Geçmişe bakıldığında günümüzde tiyatroya ilgi oldukça arttı. Seyirci de artık seçici ve kaliteli işlere yöneliyor. Bu ilgi ve seçiciliği neye bağlıyorsunuz?

Bu özel ve genç teşebbüsler onu biraz arttırdı. 15-20 sene önce başlayan hatta benimde dönemdaşlarımın, benden bi 2-3 dönem önce onların başlattığı bu kurum tiyatrolarının dışında özel teşebbüsler, alternatif tiyatrolar girince devreye, çünkü kurum tiyatroları biraz geride kaldı genç zihinleri yakalamak adına bence son zamanlarda bence. Repertuarlar biraz olduğu gibi yerinde saydılar. Yeni, modern, çağdaş metinlerin hem çevirileri hem Türk yazını biraz arka planda kaldı kurum tiyatroları için gençler biraz elini taşın altına koyduktan sonra, biraz da cesaretle çünkü çok zor bu dönemde tiyatro açayım, onu ayakta tutayım, bir de geniş kitlelere ulaştırayım çok zor. Onun için bu konuda ki her teşebbüsün desteklenmesi gerektiğine inanıyorum bir şekilde. Bunlar birazcık yeni sorgulayan bir genç nesil hani bize 80 sonrası sen kaç yaşındasın bilmiyorum ama…

-25 

25 işte sizin nesil yani, bizimkiler 80 sonrası bir kayıp falan bir şeyler dendi. 90’lar daha atik olduğu söyleniyor şimdi. Ben de öyle genel geçer sosyolojik kavrayışlardan bahsediyorum ama.

 

Bizim dönemimiz, benim yaşıtlarım da daha fazla ilgi duyuyor artık galiba?  Pazar günü oyunda gördüğüm kadarı ile genç izleyici çok fazlaydı.

Evet evet hatta bizde onu tartışmıştık orda biliyor musun? Allah Allah pazarları normalde emekli günüdür. Daha orta yaş insanlar gelirler matine ederken o kadar çok genç vardı ki 😊 Oyundaki seyircinin yoğunluğundaki genç nüfusu çok fark ediyorum bende.

 

Kral Lear’ı hafta sonu izleme şansı bulan biri olarak gerçekten çok güzel bir oyundu. Biz dahil salondan çıkan herkes bir kez daha izlemek istediklerini söyleyerek ayrıldılar. Emeğinize sağlık. Peki sizin nasıl gidiyor oyun?

Hadi ya! 🙂 Çok güzel gidiyor. Prova biter ikinci bir prova süreci gibi bir olgunlaşma süreci başlar prömiyer ile birlikte. Seyirci ile karşılaştıktan sonra oyun, pişme süreci devam eder, hala o sürecin içindeyiz biz. Çünkü başka kapılar açılıyor, biz yeni farkındalıklar yaşıyoruz. Onun için çok eğlenceli gidiyor ama çokta ben kişisel olarak tepkilere kulak asmamaya çalışırım. Çünkü bu şey gibi yani dinlerim eleştirileri yani eleştiri de değil karşı tarafın ne algıladığını ne anladığını dinlemeye çalışırım ama bu beni düşürecek, kaldıracak, yaptığım işi tasdikleyecek ya da boşa çıkaracak anlamlara hiç o düzleme sokmadan dinlemeye çalışırım her türlü eleştiriyi. Çünkü bir şeyi seçip ortaya koyduktan sonra artık onu orda öylece bırakmak gerekiyor. Çünkü bizim inandığımız bir şey bu ve çok fazla dinleyince kafalar karışıyor. Ama şimdilik insanların tepkisi çok güzel, çok yüksek enerjili bir şeyler var sahne üstünde. Hem bizim performanslarımızı çok seviyorlar hem Shakespeare’in şiirinin, dilinin çok farkındalar oda çok etkileyici tabi ki seyirciyi çok etkiliyor. Ben trajedi bekleyip komedisi ağır bu kadar gülebileceğini düşünmeyen insanları da görüyorum. Aaa bu kadar gülecek miydik ya? Diyor bazılar mesela 🙂 Hatta ilk perde de gülmeye çok alışıp ikinci perde de birden böyle işler biraz daha karanlık hale gelince kafası karışan seyirci de oluyor. Nasıl desem dalgası, rüzgârı bol bi atmosfer yani.

Biz oyun hiç bitsin istemedik açıkçası 😊

Evet, O etkiyi görüyoruz bizde. Zaten seyirciden oynarken dahi enerji geliyor onu hissediyorsunuz zaten. Bu çok güzel.

 

 

Kanıt Türk Televizyon tarihinde çok rastlanmayan bir diziydi. Sevil Atasoy bilimsel açıklamalar yapıyordu ve hikayeler gerçek olaylardan esinlenilmişti. Gerçeği yansıtan bir işin içinde olmak size nasıl hissettirdi? Süreç nasıl gelişti?

İşin ayakları bastığı için, onun içinde hareket etmesi oyuncu için kendi açımdan çok güven verici ve keyifli oluyor. Fakat diğer işlere nazaran daha ayakları yere basan diyorum ya işte. Hani reyting kurbanı olmaya aday, devam edecek mi etmeyecek mi, seyirci beğenecek mi beğenmeyecek mi kaygıları olan dizilerde bıçak sırtındasınız oynarken ilk bölümlerde tutturacak mıyız biz o işi falan derken. Kanıtta çok öyle olmadı biz zaten sırtımızı dayadığımız gerçeklik, Sevil Hoca’nın birikimi ve katkısı, olayların kurgusu hepsi çok sağlam dayanaklar olduğu için bizim için çok keyifliydi içinde oynaması. Bi kere biraz daha eğitici demeyeyim ama insanlara daha kendi hayatları ile de bir şeyler bağ kurdukları hikayeler. Kurgu dizilerde böyle birden acayip yerlere gidiyor hikâye. Gerçek hayatta olur mu böyle şeyleri sorgulattığı saçma sapan şeyler olurken Kanıt seyirciyi buradan yakaladı. Çünkü gerçekti o hikayeler, karakterler, ilişkiler bizim gündelik hayatta gördüğümüz, karşımıza çıkan ya da mutlaka bi yerlerde ya komşusunun başına gelmiştir ya tanıdığının başına gelmiştir öyle hikayeler olduğu için seyirciyi tutuyordu bence. Birde sıkmıyordu kısaydı çok uzun değildi ve her hafta başka bir hikâye vardı. İstediğiniz yerden girebiliyordunuz oraya, devamlı takip etmek dizinin artık müptelası olmak zorunda değildiniz.

Hala tekrarları da çok izleniyor. Denk geldikçe bizim evde de izlenir 😊

Biliyorum izliyorlar hala izliyorlar. Hatta tekrarları kendisinden daha fazla izlendi.  O zaman bu kadar popüler değildi Kanıt.

 

Siyah Beyaz Aşk’ta abisini affetmekte zorlanan bir karakterdi Yiğit Aslan ve siz bunu ekrana çok iyi yansıttınız. Gerçek hayatta da kolay affedemeyen bir yapınız mı var? Yoksa tamamen oyunculuktan kaynaklı mı biz bunu bu kadar net hissettik?

Bence kalbi kırılan herkes affetmekte zorlanır. O kalbinizin ne kadar paramparça olduğuyla alakalı. Küçük bir çatlak varsa kolay hallediyorsunuz. Paramparça bir kalbin müsebbibini affetmek öyle kolay değildir yani. Ben gerçek hayatta o kadar karşı tarafı da zorlamam affedilebilecek bir husus varsa eğer. O da eğer pişmansa, acı çekiyorsa yani süründürmek bende yoktur mesela. Affetmek gerekiyorsa ve lazımsa affedilir. Ama dediğim gibi ne kadar kalbinizin kırıldığıyla alakalı ama böyle süründürmeye karşı tarafı pişman etmeye acı çektiğini falan görmeyi istemem gerek yok. Oynadığım karakter de oda vardı mesela.  Yiğit karakteri biraz fazlaca işi abartıyordu bence. Ama olsun onu da demek ki çok kırmışlardı belki de.

 

Peki şimdiye kadar oynadığınız karakterleri düşünürsek size yakın gelen ya da size tamamen aykırı bir karakter oldu mu?

Valla ne yalan söyleyeyim oldu tabi olmaz olur mu? Oluyor ki anca öyle oynayabiliyorsunuz zaten ya da mutlaka her karakterde bir yakınlık kuruyorsunuz ama Kanıt da ki Selim karakteri o içindeki çocukluğu, saflığı, direktliği, umursamazlığı kaybetmemiş hala diri kalmış enerjisi ile öyle bir karakterdi. Onu seviyorum, zaten onu oynarken de gençtim. Sonra ‘Ev’ i çekmiştik 2012 falandı ilk sinema filmimdi o benim. Çokta güzel bir işti bence. Oradaki karakteri de çok sevmiştim. O da çok çünkü gerçek dobra bir karakterdi. Bana da sonra hep böyle ya dimi öyle roller geldi. Emniyet mensubu, gerçek, dürüst, dobra karakterler. Ben öyle bir karaktermişim 😊

Aslında değindiğiniz iyi oldu. Bize de hiç böyle birbirini tekrarlayan karakterler gibi gelmedi açıkçası.  Siz rolünüzü seçerken nelere dikkat ediyorsunuz?

Biraz farklı bir şeyler olsun yani çünkü dizi, tv sektöründe insanların sizi görmeye alıştığı şeyleri genelde cast seçimi yapılırken buna dikkat edilir. Çok ters castlar yapılmaz. Çünkü seyircinin alışık olduğu bir formunuz, biçiminiz vardır falan ama bana demek ki bu güzel bir şey demek ki oyunculuğuma güveniliyor. Bunları yapabileceğim öngörülüyor ve inanılıyor ki böyle rol teklifleri geliyor. Evet seçerken bende özen gösteririm evet ama o roller gelmezse de sizin de çok seçecek şansınız olmaz. Demek ki insanlar yapabileceğime inanıyorlar ki farklı farklı roller geliyor ve ben bunu çok seviyorum. O zaman ben sadece bir rolün oyuncusu değilim. Her şeyi oynayabiliyorum bunu da yapabiliyor olmayı kendine göstermek de çok özel bir duygu.

 

Son diziniz erken bitti ve bu sıralar erken final olan birçok dizi var. Yabancı dizilerde sezonluk anlaşmalar oluyor ve onaylanırsa yeni sezon geliyor.  Böylelikle plansız erken finallerinde önüne geçilmiş oluyor. Sizce bunu Türkiye de neden yapamıyoruz?

Hiçbir fikrim yok desem 😊 Bence kimsenin de bir fikri yok. Çünkü zaten birinin gerçek anlamda bir fikri olsa bu işi bulmuş, çözmüş paralar kazanıyor, işleri batmıyor falan olacak. Yoksa her yapım şirketi bi denemeyle yola çıkıyor. Ya tutarsa ya tutmazsa hiç kimse emin değil bundan. Bende en çok buna şaşırıyorum. Dünyada bu işler yapılıyor, koca koca sektör haline gelmiş bizim de örnek alabileceğimiz bakıp adamlar nasıl işler yapıyor diyebileceğimiz örnek var artık. Beni de çok şaşırtıyor neden böyle oluyor kısmı. Yani herhalde bu iş olur tutar biz bu senaryoyla bu karakterlerle seyirciyi yakalarız mı deniyor. Ama bence biraz daha günü kurtarmak algısından çıkmalı bu sektör, sektörün karar verenleri ve önde gidenleri. Bu söylediklerimizi herkes konuşuyor ama deneyen yok. Biz şöyle çekelim bakalım 15 bölüm ya da deniyorlar. Netflix yapmaya çalışıyor bir şeyler şimdi. Bu soruya söylenecek çok şey var aslında. Umarım daha iyi koşullara girer. Para kaygısı diye bir şey de var 15 bölüm dizi çekip yayınlamak arka arkaya onu satacağınızdan emin olunması lazım, o paranın tekrar size döneceğinden emin olmanız lazım. Öyle bir durumda yok. Her şeyin dövize bağlandığı kriz ortamları da çok etkili bunda. Aslında çok karmakarışık kompleks bir yapının sonucu bu. Garip bir ülke de yasıyoruz yarın ne olacağı belli olmayan bir ülkede. Bence yavaş yavaşta oturacak 15 – 20 sene öncesinin dizilerine baktığımız zaman prodüksiyonel anlamda ya da iş hacmi anlamında çok büyüdü bu sektör. Önceden 8-10 diziyken 40-50 diziye çıktı bir sezon içinde. Aslında bu bir uzun süren geçiş aşaması. Bence ilerde orta vadeli süreçte daha iyi şeyler olacak.

Sizce internet dizileri etkili olur mu bu süreçte?

Olacak tabi, çünkü internette daha özgür bir alan olacak. Ben yarın küçük bir birikimle bir internet dizisi çekip koyabilirim. Yapımcıya ihtiyacım olmadan, herhangi bir kısıtlayıcı baskı olmadan. Çünkü sponsorlar o işi bitirebilecek miyim bitiremeyecek miyim, üstüne para kazanabilecek miyim kazanamayacak mıyım kaygısı olmadan. Ha tabi ki para kaygısı yine var. Sizin ikinci işinize bir daha devam etmeniz için önemli ama artık herkesin kendi kanalını, herkesin kendini ifade edebileceği ortamı kurabileceği bir internet ortamı var ya o bence biraz daha şey olacak; herkesin işine yarayacak sektöründe işine yarayacak bir şey bence bu. Şimdi Bartu (Küçükçağlayan) dizi yaptı bir tane kendi yazdığı, kendi parasıyla çektiği bilmiyorum tabi kendi parası ile mi çekti hepsini ama vardır mutlaka destekçisi ortak yapımcısı bir şeyi ama sonuçta bu internet mecrası var diye var ve yapabiliyor. Bunu ilerde ondan cesaretle başkaları da yapacak. Biraz daha belki bizim skalamız genişleyecek. Her türlü hikayeler, her türlü karakterler olacak. Ben süre olarak o kadar uzun olacağına da inanmıyorum Bartu’nun herhalde 35-40 dakikaya bağlayacaktır bir bölümü izleyeceğiz. Evet bence internet önünü açacak her şeyin.

 

 

Süresinin kısa olması da etkili olabilir belki. 2,5 saat şu an bir dizi ve özeti ile birlikte gece 12 de bitiyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Ben izlemiyorum 2.,5 saat bir dizi akıl karı değil. Böyle sanki dizi izlemek gibi olmuyor.  Tv açık oluyor akşam işten geldikten sonra Tv açık oluyor uyuyana kadar. Ses olsun orda arkada fonda bir şey olsun. Zaten 2,5 saat nasıl dolduracaksın döndür döndür aynı şeyler.  Hepimiz bunları biliyoruz. Ben aynı zamanda oyuncu olmanın dışında bir de seyirciyim de yani.

 

Siz kitap okumayı seviyorsunuz galiba? Kitap-cafe fikri oradan mı geldi? Okumayı sevdiğiniz bir yazar ya da kesin okuyun dediğiniz bir kitap var mı?

Var tabi. Kitap okumayı evet seviyorum. Kitap okumayı seviyorum da değil de şey hani yemek yemeği seviyorum gibi aslında. Çünkü kitap sürekli okunması gereken bir şey. Kitap okumayı sevip sevmemek bence hayati bir şey olduğu için o klasmanda değil hayati bir şey yemek yemek gibi. Nasıl su içmeyi seviyorum, yemek yemeği seviyorum denmez ya. Genelde felsefe, sosyoloji, psikoloji içerikli biraz daha edebiyat ve kurgu dışı insan doğasını kavramaya yardımcı olacak şeyleri seviyorum. Herhalde oyunculuk tarafımdan geliyor. İnsanın nasıl hareket ettiğini hem iç hem dış hem ruhsal hem fiziksel onu kavramayı, onunla ilgili her gün derinleşmeyi daha çok haz alıyorum ondan. Oyunculuğuma büyük katkısı oluyor çünkü. Yani daha çok kuram kitapları okumayı seviyorum felsefe gibi, sosyoloji gibi. Felsefe ile şiiri, insanın ruhuyla daha gündelik çok samimi duyguları birleştiren yazarları seviyorum. Mesela bizim Türk yazınından Oğuz Atay’ı sonra Yusuf Atılgan’ı, Ahmed Arif’i yabancılardan da Pessoa’yı. Goethe ve Niche’yi okumaya başladım tekrar bu aralar. Bir de her yaşta ve dönemde okuduğunda bir şeyler mutlaka bulabileceğin yeni yeni şeyler bulabileceğin yazarlar.

 

Plaklara ve müziğe ilginiz bilinen bir şey. Siz şarkı söylemek ister miydiniz?

Evet evet doğru plak dükkanım bile vardı ortağımla. Müziği dinlemeyi de icra etmeyi de severim. Ortaokuldan beri gitar çalarım. Evde kendi kendime gitar çalıp müzik yapmayı severim. Sonra müzisyen arkadaşlarımda oldu onlarla bir şeylerde yaptık. Beraber plak dükkânı işlettiğimiz Deniz müzisyen. Gitar bölümü, caz mezunu. Hatta beraber şarkılar kaydedip acaba bir şeyler yapsak mı diye düşündüğümüz zamanlarımız da oldu. Yapacağız da herhalde 😊 Ama tamamen amatör ruhla kendimizi mutlu, memnun etmek için. Tabi ki insanlarla da paylaşacağız. Ama şey gibi de değil ‘bundan sonra da müzisyen olalım bakalım 10 sene ‘gibi de değil. Zaten eğlendiğimiz şeyi birlikte derli toplu kayıt altına almak, çünkü  plak, cd, kaset dinliyorum ben hala. Bir şeyi kayıt altına alıp elinde tutabileceğin formda olması müziğin, filmin onu çok önemsiyorum ben.  Çünkü müzik artık sadece dijital ortamda sadece o aplikasyonların, programların, web sitelerinin içinde o biraz yabancılaştırıyor. Yoksa albümü, Plak’ı ya da cd yi kartoneti ile birlikte eline alıp tuttuğunda içindeki o belgesi, yazıları, fotoğrafı o bir bütün ya hazırlanmış bir proje ve onu elinizde tutmak çok önemli. Onu dinlemek için geçtiğiniz süreç ritüel gibi çok güzel. Kalkıyorsun rafa gidip o kaseti alıyorsun, kapağını açıyorsun, kaseti çıkarıyorsun, içine takıyorsun, tuşuna basıyorsun, arkasında şarkılarını okuyorsun, kaç yılında yapılmış, kim kaydetmiş, gitarını kim çalmış hepsini orada görebiliyorsun. Ama bugün şu an burada çalan şarkının kimin olduğunu bile bilmiyorsun. Çünkü bir listeden çalıyor. O hard copy de öyle bir şey yok. İzlediğin filmin yönetmeni her şeyi yazıyor kutusunun üstünde. Onun için elinde tutmak çok önemli ve değer veriyorum. Onlar ölmesin. Kitap gibi.

 

‘Kendisi Bir Mekan’ın hayaliniz olduğundan bahsettiniz. Birkaç ay önce açıldı. Peki neden şu an? Neden daha önce ya da daha sonra değil?

Şartlar galiba. Çağla ile bir araya gelmemizin büyük bir etkisi var. Çünkü hani konuşmanın başında dedin ya birbirini anlayan, hayata aynı pencereden bakan insanlar bir araya geldikten sonra. İnsan hiçbir zaman tek başına yapamaz. Bu her zaman böyledir. Sizin içinizde tohumunu ektiğiniz bitkinin suyu, besini, alacağı güneş bir başkasında olur. O onu katar siz öbürünü katarsınız bir çiçek çıkar, sonra ona beraber bakarsınız, Onun gibi bir şey.  Bazen bazı şeylerin hayata gelmesi için karşılaşmalar olması gerekiyor. Nasıl bir çocuk doğacak bir yumurta döllenecek diye iki kimyanın birleşmesi gerekiyor ya, bu da onun gibi bir şey aslında. Fikir annesi ve babası biziz bu işin. Birbirimize öyle bir destek de bulunduk. Sonra dediğim gibi bazı şeylerin her zaman öyledir ya şekillenmesi, pişmesi gerekiyor. Ben semt değişikliği de yaptım. Onunda biraz etkisi var. Kadıköy’den buraya geldim. 5 sene Kadıköy’de oturdum. Orasının enerjisi çok iyi geldi bana ama. Bir süre sonra daha sakin, daha inziva bir yere çekilme ihtiyacı hissettim. Sonra Selimiye’ye taşındık. Burası çok yakın Kadıköy’ün hemen dibinde Kadıköy gibi insanları, çevresi, popülasyonu ama işte böyle bakir kalmış çok kalabalık değil, daha sakin.  Biraz o sakinliğe de çekilince fikirler biraz daha cesaretle gün yüzüne çıktılar. Bir de mekânı da bulduk. Buranın ekonomik şartları da daha uygun mesela Kadıköy’e göre.  Böyle bir fikir vardı zaten aklımda ama çok geniş bir mekâna ihtiyacımız vardı. Aynı mekânın içinde biz çok şeyi bir araya getirdik. Kitaplarla, cafe kısmı ile yukarda hem çocuklarla hem büyüklerle etkinlik ve atölyeler yapıyoruz. Yavaş yavaş onların organizasyonuna da başladık. Onun için büyük bir mekâna ihtiyacımız vardı. Burada onu da bulduk. Bak bu bile bir şans değil yani semti değiştirmeseydik burayı bulamayacaktık.  O mekân o semt değişikliği o da kendiliğinden gelmedi, ihtiyaçtı.

Son olarak sizi izleyen ve destekleyenlere bir mesajınız var mı?

Evet var 😊 Herkes kendi için o neyse ama insanlar peşinden koştukları bazen yersiz de gelse bazen zor da olsa, hayal kırıklığına çıkışsızlığa da kapılsalar peşinden koştukları hayallerinden hiçbir zaman vazgeçmemeli diyorum ben.  Kimi görsem bunu söylemek isterim. Çünkü garip dönemlerden geçiyoruz hem ülkece hem dünyaca. Hani bir şeylerin tatsızlaştığı, içinin boşaldığı, değerlerin kaybolduğu bir dönem bence.  Fakat hayatta her zaman ‘rağmen’ hayata tutunan, devam eden asla yılmayan insanlar var ya gelecek onların olacak. Geleceği onlar kuracaklar. Bir tane hayatımız var bence kimsenin ne dediğini, kimsenin ne düşündüğünü hiç ona takılmadan hayalini kurduğumuz, peşinden koştuğumuz her türlü değerin arkasında durmamız gerekiyor bence. Siz de onu yapıyorsunuz işte belli ki. Size de teşekkür ederim. Size değer verip ya da konuşmaya, muhabbet etmeye, söylediklerini dışarı aktarmaya değer gördüğünüz için beni, ben teşekkür ederim öncelikle ve bu çabalar önemli. Hiç kimse attığı adımın, gösterdiği çabanın boyunu ya da hacmini ölçmeden yapmaya devam etsin. 😊

 

Deniz Bey’e keyifli sohbeti ve ev sahipliği için bir kez daha teşekkür ederim. Bu güzel kitap cafeyi görmek isteyenler için de adres ve sosyal medya hesaplarını bırakıyorum 🙂

instagram: @kendisibirmekan

Adres: Selimiye mah. Selimiye Kışla cad. No 14’A Üsküdar – İstanbul

Röportaj: Mine K.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz