Biliyorsunuz ki pandemi süreciyle beraber televizyon ekranlarında eski dizilere bolca yer verildi. Ben de bugün sizinle bu dizilerden biri olan “Öyle Bir Geçer Zaman Ki” dizisi hakkında sohbet etmek istiyorum. Dizi, hafta içi her gün yayınlanmaktadır. Önceden tam öğle vakitlerinde yayınlansa da yayın akışına başka bir dizinin eklenmesiyle yayın saati 15.45’e alınmıştır.

            Şu an izlediğimde fark ediyorum ki tam manasıyla psikoloji ve sosyolojiye konu olabilecek bir diziymiş. Bir ailenin içinde yaşanan her şeyin, birey üzerinde her açıdan ne kadar kalıcı olabileceğini gözler önüne sermektedir. Buradan da toplumun en küçük yapı taşı olan ailenin; aslında karakterlerin oluşmasında, şekillenmesinde önemli bir etken olduğunu kavradık. Akarsu ailesinin çocukları da babalarından fiziksel, duygusal, ekonomik ve sözel şiddet görmüşler ve buna rağmen bile dizinin ilerleyen bölümlerinde babalarına şefkat ve merhamet göstermişlerdir. Zaten ülkemizde de bu tür vakalara ne kadar acı ki sıklıkla rastlamaktayız. Ayrıca dizide konular, zamanında o kadar iyi işlenmiş ki izleyici sürekli kendisini karakterlerin yerine koyarak ben olsam böyle bir durumda ne hissederdim, ne yapardım diye düşünülmeye yönlendirilmiştir.

            Dizi boyunca takdir ettiğim bir konuyu söyleyecek olursam o da Cemile (Ayça Bingöl) karakterinin bir ev hanımı olarak çıktığı bu yolda zorlukların üstesinden gelerek kendi ayakları üzerinde durmasıyla beraber başarılı bir iş kadını olması ve ailesini bir arada tutmak için verdiği mücadele derim. Çünkü kadınların başarılı olabilmesi için arkalarında bir erkeğin varlığına ihtiyaç duymamaları gerektiğini düşünmekteyim. We can do it! Hele ki Cemile eski dönemlerde yaşamış bir kadın olarak bunu çok iyi başardı, bana kalırsa. Eski eşi Ali (Erkan Petekkaya), Cemile’nin bulduğu işlere bile engel olarak hayatı, ona karşı gittikçe zorlaştırıyordu. Ali karakterinin zaten bencil olduğunu düşünüyorum, her Türk izleyicisi gibi 🙂 Bir yandan da Ali Kaptan’a karşı bazı bölümler aşırı sinirlenirken bazı bölümlerde de bir o kadar üzülüyordum. Dizinin ilk kez yayınlandığı zamanlarda da sosyal medyada böyle yorumlar dolaşmaktaydı, pek çok izleyici böyle düşünüyordu. Demek ki o duyguları Erkan Petekkaya, bize iyi yansıtmıştı.

            Yazımda Aylin karakterinden de bahsetmek istiyorum. Çünkü bana en samimi gelen karakterdi. Farah Zeynep Abdullah’ın da oyunculuğuna gerçekten bayılıyorum. Dizide Cemile ve çocukları başka bir evden daha inşaatı tamamlanmamış bir eve taşınmışlardı ve Aylin, bu eve adapte olamamıştı. Aylin’in tavırları bazen şımarıklık olarak görüldü fakat birçoğumuz realist bakarsak böyle bir yere alışamazdık. Bir taraftan zaten ekonomik açıdan zor günlerden geçtikleri için ne karınlarını tam doyurabiliyorlardı ne de tam ısınabiliyorlardı. Ayrıca çevreye karşı güven yoktu, hatırlarsanız bir bölümde Aylin atlılar tarafından kaçırılmaya çalışılmıştı. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini baz alırsak Aylin’in şımarık olmadığını sadece kendini düşünmek zorunda olduğunu görebiliriz. Benim perspektifime göre birçoğunun tercihlerinde haklı sebepleri vardı. Farah Zeynep Abdullah dışında da dizide oyuncuların neredeyse hepsi rollerinin hakkını veriyordu. Dönemsel olaylar yer yer bize aktarılarak o olayları es geçmediklerini göstermişlerdi. Dönem dizisi olduğundan dolayı zaten dekorlar da harikaydı.

            Yayınlandığı döneme damga vuran bu dizimiz, son zamanlarında yeni karakterleri bünyesine dahil ederek başka konuları da içermeseydi bence ilk zamanlardaki tadını kaybetmeyebilirdi. Belki de dizinin süresi dolmuştu, konuları uzatmaya gerek yoktu.

            Böylece bu sevilen dizimizi hep beraber hatırlamış olduk, diğer dizi/film yorumlarında görüşmek dileğiyle…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz