Hatırlarsınız ki “Bir Başkadır” dizisinin izleyiciyle buluşacağı haberini sizinle daha önceden paylaşmıştık. Açıkçası ben izler miyim izlemez miyim emin değildim fakat o kadar fazla PR çalışmaları yapıldı ki herkes bu denli övünce insan ister istemez neymiş bu dizi ya diye düşünmeden edemiyor. Aslında daha geç izlemeyi planlasam da arkadaşlarımdan gelen dönüşler sayesinde izleyeyim bakalım dedim ve başladım Bir Başkadır’ı izlemeye.

İsterseniz, biraz dizimizin konusu neydi ona değinelim. 8 bölümden oluşan dizide farklı karakterlerde bir grup insan var. Seküler, muhafazakar, geleneksel, Türk, Kürt, muhalif, bilgili, cahil… Kısaca her telden karakteri bulabilmeniz mümkün. Bu karakterlerin tabii ki sosyo ekonomik statüleri de birbirinden tamamen farklı. Hepsinin hayatları İstanbul’da bir şekilde tesadüfen kesişiyor ve hepsi birbirinin hayatlarına dokunmaya başlıyor.

Dizide farklı karakterlerin bu kadar güzel işlenebilmesi takdir edilebilmeli. Çünkü aslına baktığımızda gerçek hayatımız da öyle değil mi zaten? Yaşamımız boyunca çeşit çeşit insanlarla tanışıyoruz ve hangi birimiz aynıyız, hangi birimizin korkuları, bastırdığı duyguları yok, hangi birimiz en yakınımız dediğimiz kardeşimizle bile her zaman, her konuda aynı düşünceleri paylaşıyoruz? İnsan, dizide bu sebeple kendine ait bir şeyler de bulabiliyor. Vermek istediği mesajları bana kalırsa çok iyi vermiş ve amacına ulaşmış bir dizi. Tabii benim fikirlerimin tersini söyleyenler de mevcut. Örneğin; diziyi kasıntı olarak algılayan izleyiciler de var. Mesaj vermek amacıyla fazla zorlama ilerlediğini belirtiyorlar. İlk 4 bölüm ben de öyle düşünmedim dersem yalan olur fakat zamanla konuları toparladıklarını düşünüyorum.

Oyunculuklara ise ciddi manada bayıldım. Hepsi karakterlerini o kadar iyi yansıtmış ki çok hoşuma gitti. Açılar da mükemmeldi sanki film izliyormuşum gibi hissettim. Herhalde herkes tarafından beğenilen iki unsur da bunlar bence. Çünkü kime sorsam bu ikisi üzerinde duruyor.

Karakterler üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Diziyi daha bitirmemiş olanlar buradan sonrasını okumayabilir, spoiler verebilirim. Şimdi gelin, birlikte inceleyelim.

Meryem, bayılmalarından dolayı terapiye başlamıştı. Gördük ki evlilik gibi gözükse de cinsellikle alakalı duygularını bastırdığı için vücudu tepki veriyordu ve bayılıyordu. Kişiliği, benliği dizi boyunca bastırıldı. Abisi Yasin, evlerinde bir otorite olarak var olduğu için genelde onun sözlerine göre hareket ediliyordu. Meryem bir şey söyleyecek dahi olsa abisi direkt susturuyordu, kızıyordu. Sürekli başkaları için hayatını idame ettirirken kendi öznelliğini kaybetmeye başlamıştı. İlk zamanlarda Sinan’a karşı hayranlık duysa da daha sonrasında Hilmi’nin gerçek ilgisine ısındı. Sahte ve gerçeği ayırt edebildi.

Ruhiye’yi izlerken ben ilk bölümlerde başına ne geldiğini tahmin etmiştim, maalesef ki doğru çıktı çok küçük yaşta cinsel istismara uğramış. Ruhiye’ye, ona bunu yapanın öldüğünü söylüyorlar ve Ruhiye o kişiyle yüzleşemediği için kendine zarar vermeye başlıyor, hatta intihar etmeye kalkışıyor. İlerleyen bölümlerde görüyoruz ki o kişi ölmemiş ve Ruhiye yaşadıklarıyla, o kişiyle yüzleşiyor, öfkesini kusuyor. Yüzleşebildiği için artık normal haline dönmeye başlıyor (Kadınların yaşadığı zorluklara da değindikleri için teşekkürü bir borç bilirim.). Ruhiye hayata yeniden döndüğü için oğlu da konuşmaya başlıyor. Bu sahne mesela gerçekten güzeldi. Hayatta bazen iyi şeylerin olduğunu da gösterir nitelikteydi. Bir diğer şaşırdığım nokta ise Ruhiye’nin köydeki arkadaşının (Sanırım adının Semiha olması lazımdı.) Ruhiye’ye cinsel istismarda bulunan şahısla evli olmasıydı.

Hoca ile kızının (Hayrunnisa) ilişkisini de çok gerçekçi buldum. Hayrunnisa içinde bulunduğu ailesini seviyordu fakat bazı şeylere kendini ait hissetmiyordu. Örneğin, başörtüsünü isteyerek takmıyordu, en sonunda bunu babasına da gösterdi. Babası ise bu durumu kabullendi, öz evladı olmamasına rağmen kızının bu kendi iç çatışmasını anlayışla karşıladı. Belki her öz babanın yapamayacağı şeyi yaparak kızının kararlarına saygı duydu.

Peri, kendi egosuyla sürekli savaş içindeydi. Başörtülü kadınlara önyargıyla yaklaşıyordu. Muhafazakar kesime küçümseyici gözle bakıyordu. Bunun nedeni ise biraz da annesiyle alakalıydı. Çünkü dizide de ifade ettiği gibi annesine başörtülü kadınlar öcü gibi geliyordu. Farklı kültürdeki insanlarla bile muhafazakar kesimle olduğundan daha iyi anlaşabileceğini belirtiyordu. Peri’nin bu tarz tabularını kırabilen bir noktada Meryem oldu. İkisi de birbirinin hayatına dokunmuş oldu. Tabii Peri’nin, Meryem’e yaklaşmasında Melisa’nın da büyük payı olduğunu unutmamak gerekir.

Gülbin ve Sinan ise dışarıdan bakıldığında hayatları gayet normal gidiyor gibi gözükse de içten içe problemleri olan insanlardı. Sinan karşısındaki kadınları şeyleştiriyordu, onun için hiçbirinin önemi yoktu, sadece arzularını yerine getirmeye çalışıyordu. Böyle davranmasında da ailesiyle olan ya da olamayan iletişiminin etkili olduğunu da söyleyebiliriz. Gülbin de keza aynı şekilde aile bireyleriyle çatışma halindeydi, özellikle ablası Gülan’la birlikte girdikleri fikir ayrılıklarını örnek gösterebiliriz.

Yazımı uzatmamın sebebi, dizinin geneline baktığımızda her karakterin ustalıkla kurgulanmış olduğunu gösterebilmekti. Her karakter, iç kavgalarıyla var olmaya çabalıyordu. Hiçbiri mükemmel değildi, en iyi gibi gözüken bireylerin bile ne kadar kusurunun olduğunu Bir Başkadır, bize aktarabiliyordu. Gerçek hayatımızla özdeşleştirebildiğimiz için belki de bu kadar beğendik. Ben dizinin başarılı olduğunu ve toplumumuza ayna tutabildiğini düşünüyorum. Umarım, bu tarz bireylerin psikolojileri üzerinde daha fazla duran diziler çekilmeye devam eder. Yeni yorumlarda buluşmak dileğiyle…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz