tds_thumb_td_300x0
Mucize Doktor: Kardeş olmak için kan bağına gerek var mı?

Kardeş olmak için kan bağına gerek var mı?

Kardeş nedir diye sorulunca, canımızdan bir parça diye diye cevap veriyoruz. Peki canımızdan bir parça olmasaydı, aramızda bir kan bağı bulunmasaydı yine de kardeş olabilir miydik? Genetik açıdan evet olamazdık belki ama kalben buna gerek olduğunu sanmıyorum.

İzlediğim dizi veya filmlerde, okuduğum kitaplarda her zaman bir çift yerine bir kardeşlik ya da baba-çocuk ilişkilerine daha yakın oluyorum. Özellikle de gönülden kurulan bir bağ varsa hemen sahipleniyor, onları hayatıma dahil ediyorum. Mucize Doktor’da da dizinin vermek istediği mesajları, sağladığı farkındalığı ayrıca bir tarafa koyacak olursak benim için dizinin ilk bölümünden beri en güzel detayı Ali ve Ferman oldu.

Ali ve Ferman’ın bırakın bir kardeşlik kurmasını herhangi bir iletişim kurması bile o kadar imkansız, o kadar zordu ki, bu imkansızlığın bir gün sıcacık bir abi kardeş ilişkisine dönüşecek olması beni çok heyecanlandırmıştı.

Çok zıt iki karaktere sahipti görünüşte bu ikili. Ali dünyadaki her şeye saf duygularla yaklaşan, yalan nedir bilmeyen, göründüğü gibi olan, kendisine yapılan bir kötülükten bile iyilik çıkarabilip karşısındakine teşekkür eden bu yüzden tehlikelere çok açık biri. Ferman ise sert bir adam. Dışarıya karşı buzdolabı gibi, hata kabul etmeyen, belki bakan kişiye göre yer yer acımasız. En azından kendini koruyabilmek için dışarıya karşı çizdiği imaj bu şekildeydi. Çünkü aslında çok iyi bir hoca, iyi kalpli bir adam ve korumacı bir abi, üstelik hem Aliye hem kız kardeşine hem de bütün asistanlarına. Ama bunu göstermekten çekiniyor çünkü zayıflık olarak görülmesini istemiyor aynı zamanda. Bu yüzden Ali’yi koruyabilmek için seçtiği yol bile çok sertti.

Evet bir sebebi vardı, onu görmeyerek, yok sayarak, yıldırarak vazgeçmesini sağlamaya çalışıyordu, böylece Ali’nin zarar görmeyeceğine kendini inandırmıştı. Orjinalini (The Good Doctor) de izlediğim için Ferman’ı anlayacağımızı, bir acısı olduğunu biliyordum. Ama yine de Ali’ye zorla ben cerrah değilim söylettiği sahne için senaristlere çok kızmıştım. Biraz fazla kaçmıştı, insanlar ilerde Ferman ile bir bağ kuramayacaktı. Neyse ki sonra yavaş yavaş yumuşatıldı. Ali’nin iyi kalbi Ferman’ın bunu yapmasını zorlamaya başladı. Ona karşı sert davranamayıp, açık açık koruyordu hatta. Şimdi dönüp bu sahnelere nereden nereye dediğim için yazılanların da nedenini bir nebze anlayabiliyorum.

Ali ve Ferman arasındaki ilk derin bağı hissetmemiz hasta yakınlarının Ali’yi darp etmek isterken Ferman’ın aynı küçükken abisinin Ali’yi kurtardığı gibi onu kurtarmasıyla başladı. Ferman Ali’nin ona abi demesiyle afallayınca herkesten sakladığı sırrını, kız kardeşini ilk Ali’ye gösterdi, duvarlarını ilk Aliyle kırdı. Ali de Ferman’ın acısını hissedince, ona kalbini açmasını karşılıksız bırakmadı ve sarıldı. Bu Ali için çok büyük bir adımdı, başkası ona dokunurken bile rahatsız olurken ilk kez birine sarıldı. Acısını gördüğü Ferman’ın temasları onu rahatsız etmiyor, Ferman da sık sık Ali’nin saçlarıyla oynayarak kalbimizi yumuşatıyor.

Ferman Ali’yi abisi olarak sahiplense de ona göre her şeyden önce hocası ve Ali’yle bu çizgiyi korumaları gerektiğini düşünüyordu ama o kadar kolay olmadı bu da. Ona karşı gelebilecek her tehlikede duyduğu kardeşlik hissiyatı mantığını bastırıyordu. Kurulun karşısında Ali için kendini feda etmesi, bölüm değiştirince binbir bahaneyle yanına inip sürekli onu kontrol etmesi, kalabalık bir mekanda zorlandığını görünce sadece ben varmışım gibi yap diyerek destek olması, taklidini yapan herkese kızıp altan alta Ali’ye gülmesi, ona karşı doğrultulan bir silah görünce onu bırak beni al demesi, bir zamanlar uzaktan ameliyatı izleyecek, hiçbir şeye dokunmayacak diye kalbini kırdığı ameliyathanede bu sefer ilk kesiği atmak ister misin demesi, Ali’ye zarar vereceğini anladığı Damla’yı eğer bir daha zarar verirsen seni harcarım diye korkutması, hastanenin ortasında naptın o meseleyi diye abisiymiş gibi ağzını araması… Böyle o kadar çok detay o kadar ince sahneler var ki farkında olmadan her harika bir hoca hem de çok iyi bir abi oldu Ferman.

Ferman hastalanınca dünyası başına yıkılan bir Ali izlemek de bu broculuğun bize şimdiye kadarki en güzel bonusuydu. Ferman öleceğini düşünüp Ali’ye bıraktığı mektupta ona mirasını emanet etmişti, yani mesleğini. Bir gün bu ülkedeki en iyi cerrah olmasını istiyordu, bunu yapabileceğine de inanıyordu. Yine bize hem abisi hem hocası olduğunu böyle detaylarla hissettirmeleri çok hoşuma gidiyor. Ferman’ı kurtaracak fikrin Ali’den gelmesi de cabası tabi. Son olarak babasının gelmesiyle hayatının belki en zor anlarından birini daha yaşayan Ali’ye Ferman’ın desteğini izledik. Onu koruyabilmek için sürekli yanında durdu, yapabileceği en iyi şeyi yapıp babasıyla konuşmasını isteyenlere kıyasla mesleğine tutunmasını sağladı. Babasıyla uzaktan yüzleşmesinde yanında durdu..

-Benim kendimi iyi hissetmem lazımdı, ama iyi hissetmiyorum.
+Biraz zaman ver.. Geçecek.
-Söz mü?
+Söz.

Kardeş olmak için kan bağına gerek olmadığının, bunun tamamen yürekten sevmekle ilgili olduğunu bize gösteren Ali ve Ferman bu sezonu en güzel detaylarından biri. Ferman’ın da dediği gibi: “Dalgalar gelip geçer denizler baki kalır, kardeşim..”

”Askerin Öyküsü” Oyun Yorumu: “Kendi şeytanımızı kendimiz yaratıyoruz.”

Charles – Ferdinand Ramuz tarafından Fransızca olarak kaleme alınan ve Igor Stravinsky tarafından 1918 yılında bestelenen “Askerin Öyküsü” (Histoire du Soldat), 15 gün izinli olarak memleketine dönen bir asker ile türlü oyunlarla onun ruhuna sahip olmayı başaran şeytanın hikayesini anlatıyor. Geçmişte usta oyuncu Genco Erkal tarafından anlatılan bu oyuna bu sefer Erkan Kolçak Köstendil hayat veriyor.

Erkan Kolçak Köstendil’i her alanda takip etmeyi seven biri olarak onu en çok tiyatro sahnesinde izlemekten keyif aldığımı öncelikle belirtmem gerek. Daha önce 12 Numaralı Adam oyununu da İstanbul’daki sahnesinde izleme şansı bulmuştum, şimdi de Askerin Öyküsü’nü görünce vakit kaybetmeden biletimi alıp oyunu beklemeye başladım. İki oyundan da farklı farklı deneyimler kazandım, Kaleci Halim’in ayrı Asker’in ayrı yerleri oldu hayatımda. Anlatıcılığı ve oyununa olan hayranlığımı söylüyor, buradan üreticiliği ve çalışkanlığı için kendisine bir izleyici olarak teşekkürlerimi iletiyorum.

Askerin Öyküsü Oyununu Nasıl Bulduk?

Tekrar Askerin Öyküsü’ne gelecek olursak, izlediğim en farklı oyunlardan biriydi. Müzik, resim ve dramanın iç içe geçtiği bu oyunda Erkan Kolçak Köstendil asla kendini tekrar etmiyor, daha önce yapmadığı bir şeyi deneyerek halihazırda devam eden 12 Numaralı Adam’dan da çok farklı bir sahne ortaya koyuyor. Bu da her projesinde adını duyar duymaz heyecan duymamızın temel sebebi olsa gerek.

Oyunun içinde temelde 3 ana karakterimiz var. Anlatıcı, Asker ve Şeytan. Erkan Kolçak Köstendil bir yandan bize askerin başından geçenleri anlatırken bir yandan da Asker ve Şeytan’ı büyük bir ustalıkla oynuyor. Yani aslında tek başına her 3 karaktere de seslendirmesi, mimikleri ve farklılık kattığı ses tonuyla can veriyor. Ki benzer bir durum yeri gelince Halim’in haricinde spikeri canlandırması ile 12 Numaralı Adam oyununda da var. Hatta Craft Tiyatro’nun Kalp Düğümü oyununda da oyunun tüm erkek karakterlerini kendisi oynuyor. Sahnede aynı anda birden fazla karakteri canlandırmaktaki başarısı ile özdeşleştirdik artık. 🙂 

Oyunun Konusu Ne?

Bu 3 karakterin yanında hikayenin bir ana karakteri daha var o da keman. Askerin kemanı hem kendi ruhunu hem de şeytanın hilekarlığını simgeliyor. Şeytan baştan beri bu kemana sahip olmak için uğraşıyor ve memleketine dönmek için izinde olan askerin aklına giriyor. Asker istediği her şeyi elde etmesini sağlayacak büyülü bir kitap karşılığında kemanını yani ruhunu şeytana veriyor. En başta isteyebileceği her şeye, bolca paraya sahip olduğu için kendini güçlü sanıyor ve bununla böbürlenmeye başlıyor. Daha sonra aslında her şeye sahip olmanın kendisine bir şey kazandırmadığını, ona sadece yalnızlık ve mutsuzluk getirdiğini fark edince kitaptan kurtulmak, kemanını yani ruhunu şeytandan geri almaya çalışıp, eski benliğini kazanmak için uğraşıyor. Ancak işler pek planladığı gibi gitmiyor.

Anlatıcımız yani Erkan Kolçak Köstendil bu oyunda dramanın en büyük yardımcısı olan müzikten destek alıyor. Bunu oyun boyunca hissedebiliyoruz. Kemanın askerin ruhuyla, vurmalı çalgıların şeytanla simgelenmesi de bunu bize gösteriyor. Son kısımda asker ile şeytanın mücadelesi, askerin ruhunu geri alma çabası da yine müzik ile derinleştiriliyor. Bu arada Orkestra şefi Orkun Orçunsel ve kemanda Nilay Sancar başta olmak üzere 7 müzisyenimizin harika emeklerinden bahsetmeden geçemem. Ayrıca bir yandan da askerin hikayesi görsel olarak resmediliyor, sadece dinleyerek değil görsel olarak da hikayenin içine girme fırsatı yakalıyoruz.

”Seçmesini bilmeli insan, sahip olamazsın hepsine birden.”

Askerin Öyküsü’nün bize vermek istediği mesajı yine oyunun içinden bir alıntıyla anlatacak olursam “Seçmesini bilmeli insan, sahip olamazsın hepsine birden.” sözleriyle özetleyebilirim. Aslında kendi şeytanımızı kendimiz yaratıyoruz. Her zaman daha fazlasını istiyor, anı yaşayamıyoruz. Her şeye aynı anda sahip olmayı istemek yerine elimizde olanlarla mutlu olmayı denememiz gerek. Yoksa payımıza düşen sadece mutsuzluk oluyor. Ve çoğu zaman geri dönüşümüz de olmuyor. Aslında hayatın çok içinden ama bir o kadar da kaçmaya çalıştığımız bir hikaye bu.

Askerin Öyküsü beni baştan sona içine alan ve izlerken vaktin nasıl geçtiğini anlamadığım çok keyifli bir oyun oldu. Erkan Kolçak Köstendil yer yer alaycı yer yer korkutucu tasvirlere bizlere sürükleyici bir oyun dinletisi sundu. Erkan Kolçak Köstendil’in etkileyici anlatıcılığını daha çok izlemeyi, oyunun daha uzun olmasını ve askeri sanki bir arkadaşımmış gibi hayatıma daha fazla konuk etmeyi isterdim. Sadece anlatmakla kalmayıp asker ve şeytanı etkili bir biçimde canlandırmasıyla oyunun içine konuk olup, müziğin oyunun direkt içinde olmasıyla kendimi bir konser ya da müzikaldeymiş gibi hissettim. Bu farklı deneyimi herkesin yaşaması gerektiğini düşünüyor, kaçırmadığım için kendimi şanslı hissediyorum.

error: Korunan İçerik!