Kubilay Penbeklioğlu: “Artık yalnızca kendi rolümden değil, bir yapının tamamından sorumluyum.”
•Sizi daha yakından tanımayı çok isteriz. Bize dışarıdan herkesin göremediği Kubilay Penbeklioğlu’nu biraz anlatır mısınız? Sizi çok iyi tanıyan bir arkadaşınıza sorsak Kubilay’ı bize nasıl anlatırdı?
Beni çok yakından tanıyan bir arkadaşım muhtemelen şunu söylerdi: Kubilay, kalabalıkların içinde sakin kalabilen, yalnızlığı da kalabalığı da seven biri. Dışarıdan daha disiplinli ve ciddi görünürüm ama içimde hâlâ çocukluk merakıyla bakan, oyun oynamaktan vazgeçmeyen bir yan var. Sessizliğe ihtiyacım olur; orada düşünür, dinler, sonra yeniden sahneye dönerim.
•Oyunculuk yolculuğunuzun başlangıç noktasına dönelim. 🙂 Nerede doğup büyüdünüz ve bu coğrafya sizde nasıl bir duygu dünyası oluşturdu?
Anadolu’da büyümek insanın duygusal hafızasını çok erken yaşta açıyor. Gözlem yapmayı, dinlemeyi, insanların hikâyelerine kulak vermeyi öğretiyor. Bu coğrafya bana sabrı, beklemeyi ve küçük anların değerini öğretti. Oyunculukta hâlâ en çok oradan besleniyorum.
•Oyunculuk serüveninizde sizi bu mesleğe çeken temel motivasyon neydi? İlk kez “oyuncu olmalıyım” hissi ne zaman doğmuştu içinize? 🙂
Sanırım anlatma ihtiyacıydı. Kendimi sözle değil, hâlle anlatabildiğimi fark ettiğim bir an oldu. “Oyuncu olmalıyım” cümlesi net bir anda değil, yavaş yavaş içimde yer etti. Sahnenin bana bir alan açtığını hissettim.
•Ankara Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nden mezun olduktan sonra, sahneyi profesyonel olarak İstanbul Şehir Tiyatroları’nda buldunuz. Okuldaki eğitim ile ciddi repertuarın yüzleşmesi arasında nasıl bir köprü kurdunuz?
Okul bana tekniği, disiplini ve araştırmayı öğretti. Şehir Tiyatroları ise pratiğin ne demek olduğunu. Okulda öğrendiklerimi sahnede sınadım, sahnede öğrendiklerimi geriye dönüp yeniden düşündüm. İkisi birbirini sürekli besledi.

•Tiyatro repertuarınızda Shakespeare’den Strindberg’e, Çehov’dan Pirandello’ya uzanan geniş bir yelpaze var. Bu “klasik–modern” yelpazede hangi yazarla çalışmak sizi biçimsel anlamda en çok ne zorladı?
Her yazarın oyuncudan talep ettiği bilinç hâli farklı. Shakespeare’de ritim, Çehov’da sabır, Pirandello’da zihinsel esneklik… Zorlayan şey bu geçişleri doğru yerde ve doğru dozda yapabilmekti.
•İstanbul’daki repertuar geçmişinizden bugüne, tiyatro pratiklerinde seyircinin sahne beklentilerindeki değişimi nasıl gözlemlediniz?
Seyirci artık daha aktif, daha sorgulayıcı. Sadece izlemek değil, temas etmek istiyor. Bu da tiyatroyu daha canlı ve riskli bir alan hâline getiriyor.
•İlk yıllarda yer aldığınız çalışmalarla (örneğin Barış, Kafkas Tebeşir Dairesi) bugün Manisa Şehir Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni olarak repertuar kurarken karşılaştırdığınızda, oyuncu-yönetici farkını nasıl tarif edersiniz?
Oyuncuyken sahnenin içindesiniz, yöneticiyken bütüne bakmak zorundasınız. İkisinin ortak noktası sorumluluk ama ölçek değişiyor. Artık yalnızca kendi rolümden değil, bir yapının tamamından sorumluyum.
•Çizmeli Kedi oyunu için çocukların yaptığı resimlerden oluşan bir afiş hazırlamışsınız. Çocukların saf hayal gücünü projenin merkezine koyup, onların ‘Çizmeli Kedi’ çizimlerinden bir afiş oluşturma fikri tek kelimeyle ilham verici. Bu fikir, sadece bir tanıtım görseli değil, aynı zamanda çocukların oyuna duyduğu aidiyeti simgeleyen yaşayan bir sanat eseri ortaya çıkarmış.
Bu fikir nasıl ortaya çıktı? Süreci yönetirken sizi en çok heyecanlandıran an neydi? Çocukların kendi çizgilerini o afişte gördüklerinde verdikleri ilk tepkiyi ve bu fikrin oyunun genel atmosferine nasıl bir ruh kattığını paylaşabilir misiniz?
Çizmeli Kedi afişi fikri eşimin önerisiyle doğdu. Şöyle ki; masalı çevirip uyarlayıp oyunlaştıran zaten kendisi. Afişin sadece oyunu duyuran bir görsel değil, masalın ruhunu ve oyunun enerjisini daha ilk bakışta anlatan, çocukların gözünden bakılan bir kapı olması gerektiğini söyledi. Onun sözüyle kısaca “Masallar, en güzel çocukların gözlerinden geçince yeniden yazılır”. “Çizmeli Kedi’yi gören çocuk bir kere afişi tasarlamadan önce masalı okuması gerekecekti.

Bu yaklaşım, afişi sadece oyunun tanıtımı olmaktan çıkarıp çocukları masalla buluşturan bir sürece dönüştürecekti. Çocuklar masalı okuyacak, hikâyeyi tanıyacak, hayal edecek; ardından o hayalden doğan fikirler afişe yansıyacaktı. Böylece amaç, tek bir görsel üretmek değil, çocukların daha çok kitap okumasını teşvik eden bir adım atmaktı.
Kısacası afiş, okumaya davet eden bir araç olarak kurgulandı; önce kitap, sonra hayal gücü, en sonunda afiş. Bu bakış açısı, afişin hem sıcak hem de karakter odaklı olmasına yol açtı; yani fikir mutfağının başında eşim vardı.
Çocukların hayal gücünü süslemek yerine merkeze koymak istedi. Onların çizgilerinde samimiyet var. En heyecanlı an, çocukların kendi çizimlerini afişte gördükleri andı. O an tiyatronun ne kadar canlı bir şey olduğunu tekrar hatırlattı.
•Dizilerde yer almak, karakterle uzun süreli bir bağ kurmayı gerektiriyor. Sizi bu süreçte en çok zorlayan dizi rolü hangisiydi?
Her uzun soluklu karakter başka bir dayanıklılık ister. En zorlayanlar genellikle sessiz kalan, içini seyirciye açmayan karakterler oluyor.
•Hırsız Polis, Doktorlar, Akasya Durağı, Kiraz Mevsimi, Çilek Kokusu gibi çok sevilen dizilerde rol aldınız. Sizi seyretmek benim için inanılmaz keyifli. Özellikle unutamadığım birkaç rolünüz var. Bunlardan biri Hepsi 1’de canlandırdığınız Erol Hoca/ Kapıcı İlyas. Aynı projenin içinde birbirine neredeyse taban tabana zıt iki karakteri canlandırmak nasıl bir deneyimdi?
Çok öğreticiydi. Oyuncuya konfor alanının ne kadar yanıltıcı olduğunu gösteriyor. İnsanın içindeki uçları fark ediyorsunuz.
•Seslendirme de yapıyorsunuz. Kamera ya da sahne olmadan çalışmak, oyuncu olarak sizi özgürleştiriyor mu yoksa daha mı zorlayıcı oluyor?
Evet. Beden görünmediğinde ses daha cesur oluyor. Ama aynı zamanda çok çıplak bir alan, saklanacak yer yok.
•Sizin iç disiplininiz nelerden besleniyor ve bu disiplin set ortamında nasıl görünür hâle geliyor?
Zamandan. Zamanın kıymetini bilmekten. Set ya da sahnede bu, dakiklik ve hazırlık olarak görünür.

•Kubilay Penbeklioğlu set gününde nasıl biridir? Set dinamiğine yaklaşımınızı nasıl tanımlarsınız?
İşini yapan, işini bilen ve ortamın huzurunu önemseyen biri olmaya çalışırım.
•Oyunculuk dışındaki zamanlarınızda sizi besleyen hobileriniz, ilgi alanlarınız neler?
Müzik dinlemek, yürümek ve okumak. En iyi prova bazen uzun bir yürüyüşte olur.
• Temel Oyunculuk Atölyesi’nde oyunculuğa ilgi duyan pek çok kişiyle bir araya geliyorsunuz. Temel Oyunculuk Atölyesi sizin için nasıl bir ihtiyaçtan doğdu? Oyunculuğa yeni başlayan biri için sizce ilk fark edilmesi gereken şey ne?
Oyunculuğa hevesli ama yönsüz kalan çok insan var. Atölye, bu yolculuğa dürüst bir başlangıç alanı olsun istedik. Sabır. Hızlı sonuç beklentisi oyunculuğun en büyük düşmanı.
•Bugünlerde neler dinliyor neler izliyorsunuz? Bizimle paylaşabilir misiniz?
Müziğim ruh hâlime göre değişir. İzlediklerimde ise hikâyesi olan, acele etmeyen işler ilgimi çekiyor.
•Röportajlarımızın bir uğuru vardır… Hayal ettiğiniz ve gerçekleşmesini çok istediğiniz bir dileğiniz var mı?
Hayal kurma cesaretimizi kaybetmemek. Hayal kurmayı, soru sormayı, inanmayı ve gülmeyi hiç bırakmamak. Ve en önemlisi kendi masalımı yazmaya devam etmek. Gerisi zaten yolunu buluyor.


