Yakın zamanda hayata bu kadar güzel değinen bir dizi izlememiştim. Bu dizi ruhuma ilaç gibi geldi, dindirdi beni. Hayata dair bahsettiği şeylerle, seyreden herkesin hayatına bir miktar dokundu sanırım. Aslında basit bir konuyla birçoğumuzun arayışına yanıt verir nitelikteydi. Bu kadar övüyorum çünkü gerçekten hak ediyor bunu.

Aslına bakarsanız demin de söylediğim gibi konu gayet basit ve bazen dizi ilerlemiyor gibi hissettiriyor. Hatta bazılarımız eminim ki dizinin çok durağan ilerlediğini düşündüğü için diğer bölümleri izlemeyi tercih etmedi. Bana kalırsa yine de bir şans vermelisiniz. İlerleyen bölümlerde sizi güldürürken bir bakacaksınız ki yüzünüzde tebessüm oluşturmuş olacak. Çünkü bu basit konu öyle güzel işleniyor, oyuncular karakterlerini o kadar iyi oynuyor ki dizide kendinize göre bir şeyler mutlaka buluyorsunuz.

 

 

 

 

 

 

 

Peki, hayatınızda hiç en sevdiğiniz kişiyi kaybettiniz mi, hiç ben artık onsuz nasıl yaşarım, hiçbir şeyin önemi kalmadı diye düşündüğünüz zamanlar oldu mu? Tony de dizi boyunca bu çıkmazdan çıkamadı işte. Eşini kanserden dolayı kaybettikten sonra toparlanma gayreti gösterdi, belki de günden güne ilerlemeler kat etti. Ama ne yazık ki eşi Lisa’nın yokluğunu aşamıyordu. İki sezon boyunca bu adamın hayata tutunabilme çabasını ve hayata devam etmeye çalışırken ne zorluklardan geçtiğini hissederek seyrettik. Tüm sezon boyunca empati yaptık.

After Life, bu sade konusunun içinde çeşitli konuları da içinde barındıran bir diziydi. Sanırım diziyi bu kadar sevmemin asıl sebeplerinden biri de buydu. Bize asıl anlatmak istediğini, sadece tek bir kısım üzerinde durarak anlatmıyor, başka başka kısımlara götürerek aktarıyordu. Tony’nin, köpeği Brandy’e duyduğu sevgisi, onu intihar etmekten kaç kere vazgeçirmişti. Brandy de aynı şekilde sahibinin intihar etmemesi için her defasında ona patisini uzatarak güç veriyordu. Sonrasında, bir iş yerinin başkaları için ne ifade edebileceğini, insanların dışarıdan göründükleri gibi olmadıklarını, aslında hepimizin de aynı acıları paylaştığını, hepimizin bir mücadele içinde olduğunu gördük. Bir insanın başka insanlar için de yaşayabileceğine, bir tebessüme nail olabileceğimize inandık. Hayatta kalabilmek için yaptığımız işler uğruna yargılandığımızı, akılda kalabilmenin harika bir şey olduğunu, birinin sadece varlığının bile bize ne kadar iyi geldiğini hatırladık. İşte dizi, bize bu kadar güzel hayat dersleri verdi.

 

 

 

 

 

 

 

Yeri geldi Tony ile birlikte hayata ağız dolusu küfrettik, insanların kaba davranışlarına anlam veremedik, yeri geldi “Tony, sen de abartmasan mı acaba?” diye yakındık. Tony’nin Lisa’yı böylesine güzel sevmesine hayran kaldık. Anne’nin terapi gibi sohbetleri içimize işledi, hepimiz Tony ve Anne’nin bu diyaloglarından dolayı Anne’yi çok benimsedik. Matt’in, dostunun hayata dönebilmesi için yaptıkları, arkadaşlıklarda fedakârlıkların ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Emma ise sabırla Tony’i, aralarında bazı şeylerin olmayacağını düşündüğü halde bekledi.

Bana antipatik gelen tek karakter ise Tony’nin ve Matt’in gittiği psikiyatristti. Bunun sebebi ise bu karakterin fazla abartılmış olarak işlenmiş olmasıydı. Onun dışında, dizinin ilk sezonunda uyuşturucuyu gündeme çok getirmiş olmaları da yersizdi. Ama yine de bunlar benim gözüme çok batmadı açıkçası.

 

 

 

 

 

 

 

Ayrıca dizide “Aslında Bugün Dündü (Groundhog Day)” filmine de birçok kez atıfta bulunuldu. Bu film 2006 yılında ABD Kongre Kütüphanesi tarafından kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Film Arşivi’nde muhafaza edilmesine karar verilmişti.

Üçüncü sezonu da zevkle izleyebilmek ümidiyle yazımı şu üç kelimeyle noktalamak istiyorum: Hayat devam ediyor.

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz