Gülper Özdemir: Peyker karakteriyle sadece bir kadını değil, aynı zamanda umut taşıyan bir dönemi temsil ettim.
•Sizi daha yakından tanımak isteriz. Dışarıdan görülmeyen Gülper Özdemir’i nasıl tarif edersiniz? Yakın bir arkadaşınız sizi nasıl anlatırdı?
Yaşamayı çok sever. Içinde çok kırılgan bir ruh taşır. Hayatı dolu dolu yaşamak ister, ama yaşarken de sürekli sorgular. Onun için her deneyim değerlidir.
Bir yandan neşeli ve eğlencelidir, öte yandan meraklı ve zaman zaman kendine acımasızca dürüst. Şöyle de bir şey derdi kesin:
“Bir bakmışsın sabaha kadar sohbet ediyoruz, bir bakmışsın ortadan kaybolmuş, sessizce kendiyle kalmak istiyor.”
Güzel yemek yemeyi sever. Özellikle iyi bir sofraya oturmak, yeni tatlar denemek onu mutlu eder. Spontanedir, “Hadi al çantanı, gidiyoruz” diyebilir mesela. Plansız, hesapsız… ama içten.

•RheinMain Üniversitesi ve Wiesbaden Business School’da eğitim almışsınız. Oyunculuk kariyerinizde bu akademik geçmişinizin ne gibi etkileri oldu?
Evet, RheinMain Üniversitesi ve Wiesbaden Business School’da işletme eğitimi aldım. İlk bakışta oyunculukla ilgisiz gibi görünebilir ama aslında o süreç, farkında olmadan birçok açıdan beni besledi. Disiplinli çalışmayı, sorumluluk almayı, planlı olmayı orada öğrendim. Ayrıca farklı kültürlerden insanlarla bir arada okumanın bana kattığı empati, gözlem ve iletişim becerileri oyunculukta da çok işime yaradı.
•Paris ve New York’ta (The Living Theatre’da) eğitim aldığınız belirtilmiş. Farklı şehirlerdeki oyunculuk yaklaşımlarını nasıl karşılaştırıyorsunuz?
Paris’te oyunculuk daha teknik ve disiplinliydi; beden, ritim ve ifade üzerineydi. New York’ta ise The Living Theatre’daki deneyim çok daha özgür ve deneyseldi. Orada eğitim almadım ama sahneye çıktım — tiyatro bir ifade alanıydı, sınır tanımıyordu. Bu iki şehir bana oyunculuğun hem kontrol hem de teslimiyet gerektirdiğini gösterdi.
•Kamera karşısına ilk kez Medcezir’de Arya rolüyle geçtiniz. O döneme dair unutamadığınız bir anınız var mı?
Evet, ilk sahnem sabahlıkla Çağatay Ulusoy’la kahvaltı yapmaktı. Aşırı heyecanlıydım tabii. Ali Bilgin yönetmenimiz beni rahatlatmak için sette benimle birlikte zıplamaya başladı. O an gerginliğim bir anda dağıldı. İlk set deneyimimdi ama o sayede çok sıcak, unutulmaz bir başlangıç oldu.
•Sen Anlat Karadeniz’de Hazan’ı oynarken dizinin sosyal mesajlarını taşıyam karakterlerinden birini canlandırmak size göre nasıldı?
Sen Anlat Karadeniz’de Hazan gibi bir karakteri canlandırmak benim için hem anlamlı hem de sorumluluk isteyen bir deneyimdi. Dizinin taşıdığı sosyal mesajlar çok güçlüydü ve Hazan da sessiz ama duruşu olan bir karakterdi. Kadına yönelik şiddet gibi derin bir konunun içinde yer almak, oyunculuk dışında insan olarak da beni çok etkiledi. Bu hikâyede bir sesi temsil edebilmek benim için çok kıymetliydi.
•“Zaferin Rengi”nde Peyker rolüyle sinemaya ilk adımınızı attınız. Bu deneyim sizin için nasıl geçti? Bir dönem işinde yer almak size ne hissettirdi? Anlatabilir misiniz?

Sinemaya güçlü bir projeyle adım atmak istiyordum, bu yüzden özellikle bekledim. Zaferin Rengi hem hikayesiyle hem de dönemin ruhunu yansıtma biçimiyle içime sinen bir iş oldu. Abdullah Oğuz gibi vizyoner bir yönetmenle çalışmak ve onun dünyasına dahil olmak benim için çok değerliydi. Peyker karakteriyle sadece bir kadını değil, aynı zamanda umut taşıyan bir dönemi temsil ettim.
Ayrıca sette çok özel ve güzel insanlarla tanıştım. Şimdiye kadarki en güzel projelerimden biriydi diyebilirim — hem kalbimde hem kariyerimde ayrı bir yeri var.
•Frankfurt’ta doğmuşsunuz. Türk-Alman kültürü arasında kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Bu, hayatınıza ve rollerinize nasıl yansıyor?
Frankfurt’ta doğup büyüdüm ama kendimi hep Türk gibi hissettim. Evde hissettiklerimiz, konuşmalarımız, ocakta pişen yemekler hep bize aitti. Ev dışında ise sadece Alman kültürüyle değil, farklı ülkelerden gelen arkadaşlarla iç içe büyüdüm. Farklı diller, farklı gelenekler… Hepsi hayatımın doğal bir parçasıydı.
Belki karakterimden, belki kültürel etkilerden, ilk başta biraz mesafeli ama tanıdıkça sıcak biri oldum hep. Bu çok kültürlü geçmiş, iç dünyamda çeşitlilik yarattı. O yüzden burada, Türkiye’de de daha fazla yabancı karakteri canlandırmayı çok isterim. Bu, hem geçmişimle hem oyunculuğumla güzel bir kesişim noktası olur.
•Hayatınızın dönüm noktası sayacağınız bir olayı paylaşır mısınız?
Sanırım hayatımdaki en büyük dönüm noktası, İstanbul’a taşınma kararımdı. Oyunculuğun hayatımın tam merkezinde olmasını istiyordum ve bunun için konfor alanımdan çıkmam gerektiğini hissettim.
İstanbul’a geldiğimde her şey belirsizdi; kimseyi tanımıyordum, ne olacağını bilmiyordum… ama garip bir şekilde ilk kez kendimi gerçekten özgür ve canlı hissettim. O karar, hem mesleki hem de kişisel olarak beni büyüten, şekillendiren en önemli adımlardan biri oldu. Şimdi dönüp bakınca, “iyi ki cesaret etmişim” diyorum.

•Setlere hazırlanırken kullandığınız spesifik bir teknik ya da ritüel var mı?
Sete hazırlanırken genelde karakter için bir müzik listesi yaparım. O karakterin ruhuna uygun şarkılar seçmek, beni daha hızlı içine çeker. Bazen onun adına günlük yazarım; ne hissetmiş, ne yaşamış, ne susmuş… bunları yazmak iç dünyasını daha iyi kurmamı sağlıyor. Bir de vazgeçilmezim var: annemle babamın duasını almak. O, bana hem güç verir hem de kalbimi dengeler.
•Bir karaktere “evet” demenizi sağlayan en önemli şey nedir?
Bir karaktere “evet” dememi sağlayan şey, onun kırılganlıklarını görebilmem. Güçlü ya da zayıf olması önemli değil; içindeki çatlağı, acısını ya da bastırdığı bir duyguyu hissettiğimde bağ kurabiliyorum. O kırılganlık bana o karakterin insanlığını gösteriyor ve o zaman “evet, bu hikâyeyi anlatmak istiyorum” diyorum.
•Leyla: Hayat, Aşk, Adalet’te Ahsen karakterini canlandırıyorsunuz. Ahsen’i ilk kez okuduğunuzda neler hissetmiştiniz? Anlatabilir misiniz?
Ahsen’i ilk okuduğumda kendime çok uzak buldum. İlk kez bu kadar farklı bir karakterle karşılaştım. Ama tanıdıkça nedenlerini, kırılganlıklarını fark ettim. Zamanla onunla bağ kurmaya başladım.
•Röportajlarımızın bir uğuru vardır… 😊 Hayal ettiğiniz ve gerçekleşmesini çok istediğiniz bir dileğiniz var mı?
Umarım bu uğur bana da gelir! 😊 Hayalim; bir gün hem duygusu hem anlatımı güçlü, uluslararası bir projede yer almak. Farklı dillerin ve kültürlerin iç içe geçtiği bir hikâyede oynamak… Kalpten istediğim bir şey bu. Bakalım, belki bu röportajın uğuru olur gerçekten!


