Cemal Gönen: Oynamak, bir karakterin cümlelerinde kendini yakalayabilmek demek.

Cemal Gönen: Oynamak, bir karakterin cümlelerinde kendini yakalayabilmek demek.

• Oyunculuk yolculuğunuz nasıl başladı? Sizi sahneye çeken ilk duygu neydi?

 İlk kez sahneye çıktığım zaman bir ortaokul tiyatrosuydu ve seyircinin sessizce seni dinlediğini, hatta sen sustuğunda bile kalbinle bir şey anlattığını fark ettim. İşte o an içimde bir şey yerinden oynadı.

Bir karakterin içine girip, onun gözünden dünyaya bakmak… Bu çok büyüleyici geldi bana. Sahne bana bir yer değil, bir hâl gibi geldi hep. Sanki orada olmak, dünyaya başka bir dilden “Ben buradayım” demek gibiydi

• Vefa Sultan dizisinde canlandırdığınız karakterle ilk tanıştığınızda ne hissettiniz? Sizi çeken yönü neydi?

Vefa Sultan dizisinde Başmüderris Kâmil’le ilk tanıştığımda, sanki uzak bir dostumla yıllar sonra yeniden karşılaşmışım gibi hissettim. Bu garip bir cümle gibi gelebilir ama gerçekten içimde bir yerin bu adamı daha önceden tanıyor olduğunu düşündüm.

Kâmil sadece tarihî bir karakter değil; içinde vicdan, inanç, şüphe, dostluk ve kayıpla yoğrulmuş bir ruh taşıyor. Beni en çok çeken yönü, bir yandan aklı ve ilmiyle bir müderris, öte yandan gönlüyle bir derviş gibi yaşaması oldu. İçindeki çelişkiler, geçmişiyle olan hesaplaşmaları ve Vefa’yla olan dostluğu beni çok etkiledi. 

• Bugüne kadar canlandırmadığınız ama hayalini kurduğunuz bir karakter var mı?

Açıkçası hayalini kurduğum karakterler, çoğu zaman tarihle hayal gücünün kesiştiği yerlerden çıkıyor. Henüz canlandırmadım ama hep içimde bir yerde yaşamış bir halk filozofunu, bir bilge deliyi oynamak var. Ne tam akıllı, ne tam deli… Ama söyledikleri, sustuklarından daha derin olan bir karakter.

 Mesela, Anadolu’nun bir kasabasında yaşayan, herkesin “bir garip adam” dediği ama zamanda tüm kasabanın kalbini değiştiren birini… Belki geçmişte bir kaybı var, belki de çok büyük bir aşkı. Yani içi yanık ama yüzü gülümseyen bir karakter. Bana göre oyunculukta en büyük keyif, kendi hayatında yaşamadığın hâlleri cesaretle sahiplenmek.

• Oyunculuk sizin için bir meslek mi, bir dil mi, bir kaçış mı?

Oyunculuk sadece para kazandığınız bir meslek değil benim için. Oynadığınız karakter tiyatro oyunundan ya da setten sonra sizinle birlikte eve geliyor. Gecenin bir yarısı uyandırıyor bazen “ben böyle mi hissederdim sence” diyor. Sahnede ya da dizide sadece bir hikâyeyi değil, kendi içimdeki pek çok şeyi de anlatıyorum. Belki de başka türlü anlatamadığım şeyleri. Ama en çok da bir yüzleşme biçimi diyebilirim. Kaçış değil, tam tersine dönüş. Kendime, insana, hayata dönüş.

Oynamak, bir karakterin cümlelerinde kendini yakalayabilmek demek. Bazen yıllar önce unuttuğun bir kırgınlığı, bir kokuyu, bir dokunuşu birdenbire hatırlamak. Kısacası oyunculuk benim için hem bir dil, hem bir yolculuk. Ve bu yolculukta bazen kaybolmayı, bazen yeniden doğmayı seviyorum.

• Bir karakter yaratmak için ilk nereye bakarsınız: senaryoya mı, kendinize mi, sokağa mı?

Senaryo elbette oyuncu için en önemli yol haritasıdır. Yazar oyuncuya bir dünya sunar ama bu sadece bir kapı aralamaktır. Senaryoya doğru soruları sorarak içeriye girmek oyuncunun işidir. Bazen karakteri kendi içinden bulursun ama her zaman doğru yöntem olmayabilir.

Dışarıdan beslenmeniz gereken birçok unsurda vardır karakter yaratımında. Tabi ki en önemli unsur oynayacağınız karaktere dışarıdan bakmamak, ön yargıyla yaklaşmadan onu nasıl içselleştireceğiniz ile ilgili çalışmalar yapmaktır.

• Bir zaman makinesi olsa hangi dönemde yaşamak isterdiniz? Ve orada nasıl bir hayatınız olurdu?

İnsanın bu hayatta en büyük şanslarından birinin sevdiği mesleği yapmak olduğunu düşünüyorum. Hangi döneme gidersem gideyim sanırım yine hikaye anlatan biri olurdum. Belki bir meddah. Belki bir tuluat tiyatrosunda kavuklunun karşısında oynayan bir pişekar.

• Diyelim ki çok sevdiğiniz bir dizi Türkiye’ye ve siz de kadrodasınız. Hangi karaktere hayat veriyor olurdunuz?

Peaky Blinders”ın  Türk versiyonu yapılsa, ben Tommy Shelby olmak istemezdim. Onun arkasında gölge gibi duran, sözü az ama etkisi derin birini oynamayı tercih ederdim. Mesela Arthur’u oynamak isterdim.

• Hiç kimse bilmez ama çok iyi yaparım dediğiniz bir şey var mı?

Beni tanıyan birçok insan bilir aslında ama çok iyi yemek yaparım. Yemek pişirme süreci benim için terapi gibidir. Bir de o yemeği sevdiğim insanlarla paylaşırken onların iştahla ve severek yediğini görmek paha biçilemez.

• Bizim röportajlarımızın bir özelliği var. Yanıtlarda geçen bazı cümleler gerçeğe dönüşebiliyor, bir çeşit manifest gibi. Gerçeğe dönüşmesini istediğiniz bir hayaliniz varsa söylemek için tam yeri ve zamanı diyor;  sözü size bırakıyorum! 😊

Eğer kelimeler gerçeğe dönüşecekse, o zaman bu sözler sadece benim değil, dünya için bir niyet olsun. Ben yaşanabilir bir dünya diliyorum. İçinde toprağın kir değil bereket sayıldığı, ağacın gölge değil can yoldaşı olduğu bir dünya. Hayvanların korkmadan yaşadığı, onların da bizim gibi bir evi, bir canı, bir hissi olduğunu unutmadan yaşadığımız bir hayat. Bir köpeğin gözünde minnet değil sadece güven görmeyi diliyorum. Ve insan tabi ki, birbirini yargılamadan dinleyen, yavaşlayan, anlamaya çalışan, unuttuğu merhameti yeniden hatırlayan insan. Komşusuna selamı eksik etmeyen, bir çocuğun başını okşarken kendi çocukluğunu anımsayan. Ben bu dünyanın değişeceğine inanmak istiyorum. Ve eğer bu söylediklerim bir manifeste dönüşecekse, sadece bir oyuncunun hayali değil, bir insanın yalın duası gibi kabul edilsin isterim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Korunan İçerik!