Ömer Baykul: ”Mezarlık” dizisi yalnızca polisiye değil; toplumsal vicdana bir çağrı
Kameranın ardında kurduğu dünyalar, izleyeni gerçeğin ötesine taşıyor. Ömer Baykul, her sahnesinde bir duyguyu, bir düşünceyi, bir iz bırakmayı başarıyor.
Kanal D için “Çember”, Netflix’te ses getiren “Mezarlık”, Exxen’deki “Karma” ve TRT Tabii’deki “Yankı: İkinci Perde” projeleriyle izleyicinin dikkatini çeken Baykul, kendine özgü anlatım diliyle hikâyeleri sadece izletmiyor, aynı zamanda hissettiriyor. Biz de başarılı yönetmenle kariyer yolculuğunu, hikâye anlatıcılığına bakışını ve yeni dönem projelerini konuştuk.
- Sizi daha yakından tanımayı çok isteriz. Sizi çok iyi tanıyan birine sorsak Ömer Baykul’u bize nasıl anlatırdı?
Kararlı ve sınırlarını bilen, samimi, biraz inatçı; ama her zaman derinlik arayışında ısrarcı, içten ve gerçek bir karakter…
- Yönetmenlik serüveniniz nasıl başladı? Bu yola çıkma kararını hangi noktada verdiniz?
Ben 90’lar çocuğuyum. Televizyon programlarının ve dizilerin en samimi, en renkli olduğu yıllarda, ekran karşısında büyüdüm. Kumandaların henüz yaygın olmadığı bir dönemde, çocukken televizyonculuk kariyerime “kumanda” olarak başladım diyebilirim. 🙂
Sinemayla tanıştığımda ise bambaşka bir dünyanın kapısı aralandı. Her bir kare, sanki beni kendi içine çekiyordu. O zaman anladım ki sinema yalnızca bir sanat değil, bir duygu aktarımı, bir zaman yolculuğuydu. Artık izlemek bana yetmiyor; içinde olmak istiyordum.
Üniversite yıllarımda bu duygunun peşine düştüm. Akademik olarak sinemayı öğrenirken, farklı departmanlarda çalışarak işin mutfağını tanıdım. Zamanla tecrübe kazandıkça kendi yolumu buldum ve o süreç, bugün hâlâ süren bir serüvene dönüştü.

- “Mezarlık” dizisi çok güçlü ve toplumsal meseleleri odağına alan bir yapım. Bu projeye nasıl dahil oldunuz? Dizi, özellikle kadın cinayetlerine odaklanmasıyla dikkat çekiyor. Bu konuları işlerken nasıl bir sorumluluk hissettiniz?
Mezarlık, toplumsal meseleleri cesurca ve doğrudan ele alarak hikâyeyi sadece bir dizi olmaktan çıkaran izleyiciyi düşündüren, sorgulatan bir deneyime dönüştürüyor.
Senaryosunu ilk okuduğumda, yalnızca bir polisiye değil; toplumsal vicdanı harekete geçiren bir çağrı gibiydi. Bu projeye dahil olunca sadece bir yönetmen olarak değil, insan olarak da büyük bir sorumluluk hissettim. Kadın cinayetleri, en derin yaralarımızdan biri ve biz bu yarayı cesurca görünür kıldık.
Hikâyeyi aktarırken, gerçekliği kaybetmemek ve dramatik etkisiyle birlikte empati kurdurabilmek önceliğimizdi; çünkü iyi bir hikâye bazen değiştirme gücü taşır. Mezarlık, benim için bir deneyim, bir keşif ve aynı zamanda insan olmanın sorumluluğuyla yürüdüğüm bir yolculuk oldu.
- Hem Mezarlık dizisinin kadrosunda hem diğer projelerinizde çok güçlü oyuncularla çalıştınız. Oyuncu yönetiminde özellikle nelere dikkat ediyorsunuz?
Oyuncu yönetiminde en çok önemsediğim şey, set başlamadan önce ortak bir dil ve güven alanı oluşturmak. Senaryo üzerinde uzun uzun konuşur, karakterlerin geçmişini ve motivasyonlarını birlikte kurarız. Bu süreçte oyuncunun kendi sezgilerini ve önerilerini dinlemek, benim için oldukça değerli. Çünkü film çekmek aslında kolektif bir iş…
Set sürecinde ise, oyuncunun duygusal ritmini korumak için nefes alanı bırakmak gerektiğine inanıyorum.
Bazen tek bir bakış, tüm diyaloglardan daha güçlüdür; o anı yakalayabilmek için oyuncuya deneme, yanılma ve tekrar deneme fırsatı vermek gerekiyor. Ayrıca kamera önü ile gerçek hayat arasındaki mesafeyi hissettirmemek önemli. Oyuncunun teknik detaylar arasında kaybolmadan sahnede “yaşayabilmesi” için, kamera açıları ve ışığı onun hareketlerine uyacak şekilde planlamaya çalışırım; tam tersi değil.
Son olarak, her oyuncunun ve yönetmenin çalışma biçimi farklıdır. Önemli olan doğru tonu ve yaklaşımı bulmak.

- Set ortamında sizin için vazgeçilmez olan şey nedir?
Set ortamında benim için vazgeçilmez olan şey, disiplinle beslenen yaratıcı bir birlikteliktir. Disiplin, yalnızca teknik işleyiş açısından değil, her departmanın aynı hedefe
odaklanmasını sağlayan temel yapı taşıdır. Bu çerçeve olmadan yaratıcı özgürlük de gerçek anlamını bulamaz.
Aynı derecede vazgeçilmez bir diğer unsur da samimiyet ve güvendir. Herkesin kendini değerli hissettiği bir ortamda çalışmak, setin enerjisini doğrudan yükseltir. Bu samimiyet, iletişimi kolaylaştırır, sorunların anında çözülmesini sağlar ve ortak bir ritim yaratır.
- Dijital platformlar, televizyona göre size yönetmenlikte daha fazla özgürlük sağlıyor mu?
Dijital platformlar, televizyonun geleneksel yayın akışına kıyasla yönetmenlere daha geniş bir yaratıcı alan sunuyor. Öncelikle süre kısıtının olmaması önemli bir fark. Hikâyenin ritmini, bölüm uzunluklarını ve sahne geçişlerini yalnızca dramatik ihtiyaçlara göre belirleyebilmek ciddi bir özgürlük sağlıyor.
Bir diğer avantaj, içerik standartlarının daha esnek olması, televizyonun reyting kaygıları ve belirli saat kuşaklarına göre şekillenen denetim mekanizmaları, çoğu zaman hikâyenin tonunu ya da anlatım biçimini sınırlayabiliyor. Dijital platformlarda ise, projenin hedef kitlesi ve anlatı dili daha net tanımlandığı için, hem hikâye seçiminde hem de görsel üslupta daha cesur davranabiliyoruz. Karakterlerin çok katmanlı ve gri alanlarını, toplumun tartışmaktan çekindiği meseleleri ya da deneysel görsel
anlatım biçimlerini rahatça işleyebiliyoruz.
Buna karşılık, televizyonun da hâlâ çok güçlü bir seyirci alışkanlığı var; orada da farklı bir dinamizm ve anlık geri bildirim imkânı söz konusu. Benim için asıl mesele, hangi mecra olursa olsun, anlatmak istediğim hikâyenin ihtiyaçlarını doğru okumak. Dijital platformlar bu noktada daha geniş imkânlar sunsa da, nihayetinde hikâyeye olan inanç her iki tarafta da vazgeçilmez.
- Bir gün sizin hayatınızı anlatan bir film çekilse, o filmi kim yönetsin isterdiniz?
Eğer bir gün hayatımı anlatan bir film çekilecek olsaydı, bu işi Gaspar Noé gibi sınırları zorlayan, yoğun ve deneysel bir yönetmenin üstlenmesini isterdim. Noé, sahneleri izleyiciye doğrudan çarpan bir enerjiyle kurguluyor ve karakterlerin içsel dünyasını, duygularını ve karanlık yanlarını güçlü bir görsellikle aktarıyor. Bu yaklaşım, hayatımın hem yoğun hem de karmaşık anlarını perdeye aktarırken sıradanlıktan uzak bir deneyim sunabilirdi.
Benim için önemli olan, yalnızca olayları anlatmak değil, aynı zamanda o anların içsel gerilimini ve duygusal yoğunluğunu hissettirmek. Noé’nin cesur görsel dili, ritmi ve kamera kullanım tarzı, bu tür bir hikâyeyi izleyiciye doğrudan hissettirebilecek nitelikte. Böyle bir film, hayatımın hem ışığını hem de gölgelerini kaçırmadan, çarpıcı ve unutulmaz bir şekilde yansıtabilirdi.

- ‘’Keşke ben yönetmiş olsaydım’’ diyecek kadar çok sevdiğiniz ve tam sizin tarzınız olan bir dizi ya da film var mı?
Evet, “keşke ben yönetmiş olsaydım” diye düşündüğüm işler var; özellikle Roberto Benigni’nin “Life is Beautiful” filmi benim için öyle. Hatta beni çocuk yaşta sinemaya bağlayan filmdir. Savaşın karanlığını, insan ruhunun ışığıyla bu kadar incelikli ve mizahla yoğurmak, muazzam bir denge. Film, hem duygusal hem de anlatı olarak cesur; bir yandan gülümsetirken bir yandan derinden yaralıyor. Benigni’nin hikâyeye kattığı umut duygusu, baba-oğul ilişkisindeki o kırılganlık ve şiirsellik; sanki en ağır gerçekleri bile insana, insan kalmanın güzelliğini hatırlatarak anlatmanın mümkün olduğunu kanıtlıyor.
Dizi olarak da yakın zamanda izlediğim, “Adolescence” dizisini söyleyebilirim. Dizinin karakter odaklı yaklaşımı, geleneksel dramatik düğümlerden çok, gündelik ayrıntılara yaslanan hikâyesi ve teknik olarak her bölümün tek plan çekilmiş olması, sadece hikâyeyi anlatmakla kalmıyor; karakterlerin büyüme süreçlerini, hatalarını ve seçimlerini izleyiciye gerçek zamanda derinlikli bir biçimde hissettiriyor. Bu tercih, hem oyuncu yönetiminde hem de koreografide büyük bir disiplin ve prova gerektiriyor. Her adımın, her bakışın milimetrik bir planla ama tamamen doğal akması, dizinin en etkileyici tarafı.
- Gelecek projelerinizden biraz bahseder misiniz?
Türkiye’nin yakın tarihindeki kırılma noktalarını anlatan, dijital bir platform için hazırladığımız “Yankı: İkinci Perde” dizisinin çekimlerini yeni tamamladım; şu an post prodüksiyon sürecindeyiz.
Aynı zamanda, yine bir başka dijital platform için çektiğim, kendine has bir mizah dili olan “Karma” dizisinin yayın tarihi yaklaşıyor, son hazırlıklarımızı yapıyoruz. Bir yandan da “Mezarlık” dizisinin 3. sezonu için ön hazırlık sürecindeyiz.
Yani oldukça yoğun ama bir o kadar da keyifli, üretken bir dönem diyebilirim.
- Bizim röportajlarımızın bir özelliği var. Yanıtlarda geçen bazı cümleler gerçeğe dönüşebiliyor, bir çeşit manifestgibi. Gerçeğedönüşmesini istediğiniz bir hayaliniz varsa söylemek için tam yeri ve zamanı diyor; sözü size bırakıyoruz! 🙂
Vakti geldiğinde, her şeyiyle bana ait olan; bu hayata dair en büyük mirasım diyebileceğim, hikâyesiyle benden bir parça taşıyan ve gerçekten derdi olan bir film yapmak isterim.


