İlk Ve Son’da Asıl Soru: “Ne Hissettiğini Sordun mu?
İlk Ve Son, yeni sezonuyla seyirciyle yeniden buluşurken anlatı merkezini Güneş ve Serkan’ın ilişkisine çeviriyor. Timuçin Esen ve Bergüzar Korel’in başrollerini paylaştığı dizi, bu sezon aşk, yetişkinlik, ebeveynlik ve “doğru” kavramı üzerine daha olgun ve katmanlı bir dramatik alan açıyor.
Geçtiğimiz sezon diziye bölüm biriktirerek başlamıştım. Bu sezon ise hem çevremden gelen yoğun tavsiyeler hem de spoiler yeme korkusuyla ikinci bölüm yayınlanmadan ilk bölümü izledim. Tatlı bir gülümseme, bir miktar gözyaşı ve yer yer yükselen bir öfke eşliğinde…
Bu sezon beni şaşırtan bir şey oldu. Önceki sezonlarda Deniz, Barış, Nilüfer ve Cihan; zaman zaman izleyiciyi zorlayan tepkiler yaratmıştı. Bu sezon ise —belki de erken bir yargı, bilemiyorum— ilk defa bir karaktere öfke duymadan, yargılamadan ve güçlü bir empatiyle yaklaşabildim.
Güneş’e. Güneşime.

Geçen sezonlarda da fazla empati kurduğum karakterler olmuştu ama bir yandan da sinir olduğum, yastığımı kemirdiğim anlar yaşatmışlardı bana.
Ama dediğim gibi bu sezon daha doğrusu yeni sezonun ilk bölümü farklı hisler uyandırdı bende. Güneş’e en ufak bir antipati duymadım. Yani birkaç yerde kızdım, kızmadım değil ama bana yastık kemirtmedi. (henüz)
Diziye dönelim.
Güneş ve Serkan’ın yolları bir arkadaşlarının doğum gününde kesişiyor. Ancak onları asıl bir araya getiren, Serkan’ın oğlu Kerem oluyor. Kerem’in yaşadığı alerjik reaksiyon ve Serkan’ın çaresizliğiyle Güneş’in yardım teklif etmesi, dizinin tonunu daha ilk bölümden belirliyor. Bu noktadan itibaren izlediğimiz şey yalnızca iki yetişkinin yakınlaşması değil; bir çocuğun etrafında şekillenen, kırılgan bir dengeye evrilecek gibi duruyor.
Önceki sezonlarda da “çocuk” hikâyenin merkezinde yer alıyordu. Ancak bu sezon önemli bir fark var: Bu çocuk, ana çiftin çocuğu değil. Güneş ve Serkan birbirlerinin ilkleri de değil. İkisi de evlilik deneyimi yaşamış, başarısızlıklarıyla yüzleşmiş iki yetişkin. Evliliklerinden söz ederken “aynı olaylara farklı yüzlerle maruz kaldıklarını” düşünseler de, anlatının alt metni bu eşitliği bilinçli olarak sorguluyor.
En azından Serkan cephesinde masumiyet meselesi benim için fazlasıyla tartışmalı. 🙂
Evet, bu erken bir önyargı olabilir. Ve yine evet, Güneş’e bu kadar yakın hissetmek, Serkan’a karşı mesafeli bir izleyici pozisyonuna geçmeme de neden olmuş olabilir. Yine de dizinin dramatik yapısı, Serkan’ın ilişkileri yıpratan ilk kişi olduğu fikrini destekler nitelikte.
Serkan, bana önceki sezondan tanıdığımız Cihan karakterinin daha rafine, daha kontrollü ama hâlâ benzer yerlerden ”sorunlu” bir versiyonu gibi geliyor.
Dizinin yönetmenlik anlayışı ve görsel dili özellikle öne çıkıyor. Anlatı, dramatik etkisini yüksek sesle değil; ölçülü, dengeli ve son derece bilinçli bir rejinin içinden kuruyor. Kamera, karakterleri yargılamıyor; onlara alan tanıyor. Çekimler hikâyenin önüne geçmeden, duygusal geçişleri destekleyen bir sadelikle ilerliyor. Bu da dizinin tonunu ağırlaştırmadan derinleştirmesini sağlıyor.
Görsel dünya istikrarlı bir bütünlük sunuyor. Renk kullanımı, ışık tercihleri ve mekânlarla kurulan ilişki; karakterlerin iç dünyasına eşlik eden bir atmosfer yaratıyor. Müzik seçimleri ise bu yapıyı tamamlayan, sahnelerin duygusal yükünü taşıyan ama asla baskınlaşmayan bir işlev görüyor.
Oyunculuklar bu sezon da en güçlü taraflarından biri. Kimse abartılı performanslara ya da dramatik gösterilere başvurmuyor. Tüm oyuncular, hikâyenin ihtiyacı olan sadeliği ve gerçekliği koruyor. Geçmişle bugün arasında gidip gelen anlatı, bu sayede dağılmadan ilerliyor ve izleyiciyi hikâyenin içinde tutmayı başarıyor.

Buradan sonrası spoiler içerir.
Kerem karakterine Durukan Çelikkaya hayat veriyor ve bu performans sezonun en güçlü ayaklarından biri. Kerem on sekiz yaşında genç bir delikanlı. Sevgilisi Çiçek’le (Zeynep Vehaplar) birlikte Güneş ve Serkan’a evlilik haberlerini vermeye geliyorlar. Ancak Serkan, Kerem kapıdan girer girmez “baba” kelimesi üzerinden aralarındaki ilişkiyi tartmaya başlıyor.
Oysa biraz durup oğlunun bakışlarına, beden diline, kırılganlığına baksa; karşısında ne kadar yalnız bir çocuk olduğunu görecek. Ama bakmıyor. Daha doğrusu, bakmayı tercih etmiyor. (Bir saat içinde Serkan’ın bünyemde oluşturduğu tahribatı fark ettiniz mi? Öfkeli Şirin yanımda halt etmiş!)
İlk bölümde benim için çarpıcı olan pek çok sahne vardı. Güneş’in repliklerinden bazıları hâlâ kulağımda. Kerem’inkiler de öyle.
Dizi, “doğru” kavramını özellikle sorguluyor. Toplumun, ailenin, geleneklerin ya da bireyin doğruları… Peki bu doğrular gerçekten doğru mu? Daha da önemlisi, bu doğrular bizi mutlu ediyor mu?
Güneş’in Serkan’a sorduğu o soru, dizinin merkezinde duruyor:
“Ne hissettiğini sordun mu?”
Cevap net: Hayır.
Serkan, kimsenin ne hissettiğini sormayan bir adam. Onun için mutlak bir doğru var ve o doğru, herkesin duygusunun önünde duruyor.
Bu yüzden Serkan, büyümemiş bir adam gibi görünüyor benim için.
Başarılı bir şef ama kötü bir baba, kötü bir eş. Kerem ve Güneş üzerinden bunu net biçimde görüyoruz. Biri ilaçlara ve alkole tutunmuşken, diğeri “Serkan gibi olmamaya” tutunmuş. İkisi de Serkan’dan kopmanın eşiğinde. Kerem’i babasına bağlayan tek şey ise Güneş.
Evet, bence öyle.
Kerem; annesi ve babası hayattayken bile onların yokluğunu hissederek büyümüş bir çocuk. Bu boşluğu dolduran kişi ise hep Güneş olmuş. Kerem’in Güneş’e duyduğu sevgi, ebeveynlerine duyduğundan bile daha güçlü hissettiriyor.

Bir kere… kajulanmışlar!
Kerem’in çocukken kajuya alerjisi olması, Güneş’le kurulan bağın başlangıç noktasını oluşturuyor. İğneden korkan bir çocuğa uzaydan, klonlardan ve hayal gücünden açılan bir kapı… Yıllar sonra “Kajum” diye devam eden bir yakınlık. Küçük ama son derece anlamlı bir dramatik detay.
Kerem’in uzaya duyduğu ilgiyle adını bir yıldızdan alan Güneş’in onu bulması, dizinin sembolik anlatısını güçlendiren ince bir dokunuş.
Bu ya çok güçlü bir tesadüf ya da son derece bilinçli bir dramatik tercih.
Velhasıl kelam…
İzleyin.
Önerimdir!


