tds_thumb_td_300x0
The Protector 1. Sezon İncelemesi: Oyun Yeni Başlıyor!

İşlerimi bitirdiğim ilk fırsatta kalan son 4 bölümü izlemek vardı aklımda. The Protector ile ilgili daha önceki yazımı okuyanlar bilir. İlk 6 bölümün değerlendirmesini yapıp kalan 4 bölümü fırsatım olduğu ilk zamana saklamıştım. Ve bugün nihayet o fırsatı bulabildim. Bir önceki yazım son derece genel olduğu için bu yazımda spoi* yiyeceğiniz uyarısını şimdiden yapayım, sonra vay efendim biz daha izlememiştik olmasın:) Diziye henüz başlamadıysanız sizi derhal bir önceki yazıma alayım, buraya tıklayabilirsiniz.

Her şeyden önce süre bakımından bizi boğmayan bir iş izlemek ne büyük konformuş, çok şükür internet dizileri bize bu keyfi tattırıyor. Ekrandaizlediğimiz dizilerin aksine tahammül sınırlarımızı zorlamayan, gereksiz arageçişlerin olmadığı, diyalogsuz uzun bakışmalarla izleyiciyi baymayan işlerinhastasıyız! Boşuna çıkmamış bu slogan; ”Yerli dizi yersiz uzun!” diye. Ne yazık ki günümüzde kısa süreli bölümler izlemek bir lüks haline geldi. Her neyse bu konuya girersek çıkamayız. Bu sorun için ayrı bir başlık açılması gerekiyor o yüzden şuan için bu konuyu kısa kesiyorum.

”Size daha önce söylemiştim bu bir masal değil.”

Dengelerin değiştiği bir sezon finali bölümü izledim. Üstelik 10 bölümün nasıl geçtiğini kesinlikle anlamadım. (konunun sürükleyici olmasının yanında süresi kısa bölümlerin de etkisi vardı elbette) Son 2 bölümde kilit karakterlerin ölmesi beni endişelendirse de 10. bölümün son sahnesinde yeni sezonda herkesin kaldığı yerden devam edeceğini biliyoruz. Üstelik muhafız için şartların tepe taklak olduğu, kuralların hiçbir hükmünün kalmadığı, yeni oyunun yepyeni kurallarıyla sağlam bir ikinci sezon bekliyor bizi.

İkinci sezon tam bir güçler savaşı olacak anlaşıldı. İki güç karşı karşıya. Üstelik ölümsüz eskisinden çok daha güçlü, muhafız eskisinden çok daha gözü kara. İki gücün de hayatta kalmak için çokça sebeplerinin olduğu dünya, hayatta kalmak için sadece birine yer açıyor. Kuralların artık muhafızdan yana olmadığı bu yeni oyunda , kahramanımızı bir süre gömleksiz yani savunmasız izleyeceğiz sanırım.(Bu sırada onun görünmez zırhı ve toparlayıcısı Zeynep iş başında olacak <3:)) Hakan zırhı olmadan girdiği bu savaşta çok daha dikkatli olmalı. Oyuna başlarken kaybedecek hiçbir şeyi olmayan Hakan’ın artık kaybedecek çok şeyi var. Yeni sezonda gerçek dünyanın geri plana atılıp, doğa üstü dünyaya odaklanacağız belli ki. Ben bu kurulan yeni dengeyi çok sevdim.

Ayrıca; Okan Yalabık, Yurdaer Okur, Burçin Terzioğlu gibi tanınmış ve tecrübeli isimlerin yanısıra Çağatay Ulusoy, Hazar Ergüçlü, Ayça Ayşin Turan gibi genç ve başarılı isimlerin olması konuyu kadroyla birlikte daha sağlam hale getirmiş. Üstelik daha önceki işlerinde de severek takip ettiğim Saygın Soysal’ı başından beri böylesi farklı konuya sahip bir işte görmek istiyordum. Bu durum da beni ayrıca memnun etti. 🙂

”İnsanların sadece Ayasofya’ya yaptıklarına bakman yeter.”

10. bölümün son sahnesinde Faysal’ın Hakan ile kavga sahnesindeki bu repliği dizinin kilitlerinden biriydi aslında. Başından beri İstanbul tarihi üzerine kurulmuş bir dizinin final sahnesindeki bu replik Faysal’ın insanlardan neden nefret ettiğini açıklıyor.(haklılık payı yok mudur tartışmaya açık bir konu) Aslında nefret ve intikam sebebi direkt olarak Ayasofya’ya yapılanlar değil. Bu sadece ölümsüzün nefret nedenine giden yol. Nasıl mı? Şöyle ki; Faysal’ın sevdiği kadının Ayasofya’ya her şeyden ve herkesten çok değer vermesi, ölümsüzün insanlığın sadece yakıp yıkan tarafını görmesine sebep oluyor. Faysal’ın nefretinin kökü özel hayatından kaynaklanırken, bize verdiği mesaj tamamıyla kendi elimizle kendi geçmişimizi mahvediyor olmamız. Tarihe yapılan bu tahribatın yüzyıllar boyunca farklı toplumlar tarafından gerçekleşmesi Faysal için farklı bir duruma neden olmuşken insanlık için haklılık payını sorgulatacak bir tartışma konusu olmuştur. Bir de yapılan bütün tahribata tanık olan bir Faysal Erdem varsa karşımızda, ne denli tehlikeli bir ölümsüz olabileceğini tahmin edemiyoruz. Sanırım karakterin sürprizi de buradan geliyor.

Bir önceki yazımda belirttiğim gibi ilk 8 bölümden Dan Brown esintisi almış olsam da son 2 bölüm özellikle Faysal’la ilgili olan kısımlarda Twilight serisinden herhangi bir sahne izliyor havası aldım. Tabii ki sadece konusu bakımından! Çünkü; Netflix’in ilk Türk dizisi olması yanında güçlü bir konuya ve kadroya göre özensiz çekim açılarını yakıştıramadım. Ses, ışık, renkte de problemler vardı. İzlerken çekimlerin yavanlığını kurgu kurtarmış hissine kapıldım çokça. 10 bölüm boyunca sağlam konu ve kadrosuna rağmen eksiklikleri gözüme battı. Özensizliklerin bu kadar bariz olması şaşırttı aslında beni. (bir Hollywood esintisi bekleyemeyiz tabii ki) Reji ekibinin daha önce kısa film deneyimlerinin olduğunu okumuştum. Böyle bir iş için belki henüz yeterli tecrübeye sahip değiller ya da dizinin atmosferi için bilerek yapılan bir salaşlık söz konusu, bilemiyorum. Her neyse yine de şartlarının kolay olmadığının farkındayız ekibin emeklerine sağlık.

Son derece çekişmeli geçeceğinin sinyallerini verdikleriikinci sezonda neler olacak sabırsızlıkla beklemedeyim. Ölenlerin dirileceği, aksiyonuneksik olmayacağı bunun yanında aşk ve tutkunun da her zamanki yerini koruyacağıyeni sezonda görüşmek üzere.

Sevgiyle kalın…

Hakan: Muhafız’a Genel Bakış

Not: Yazı Muhafız’ın konusuna bir genel bakış niteliğindedir. İzlemeyenler gönül rahatlığı ile okuyabilir. Spoi içermemektedir. 🙂


Yayına girdiği günden beri çoook konuşulan ve beğenilen Muhafız’ı nihayet dün izleme fırsatım oldu. Yoğun çalışma temposundan dolayı kendime bile vakit ayırmayı ihmal ettiğim şu günlerde ilk 6 bölümü -iki arada bir derede- izlemeyi ihmal etmedim… 🙂 (Gerekirse kendi vaktimden çalarım yine de okunacaklar okunur, izlenecekler izlenir:)) Bana kalsa bir solukta ilk sezonu bitirebilirdim! Netflix’te ilk Türk yapımı olmasından dolayı zaten aklımda olan bir işti. Konusu itibariyle farklı bir iş olduğunu biliyordum. Bu yüzden kafamda beğenme ve yadırgama konusunda soru işaretleri ile başladım. Düşük bütçeli, yetersiz Türk korku filmlerinden hallice olmasından korktum açıkçası. En büyük soru işaretim buydu aslında ama daha ilk sezon yayınlanmadan ikinci sezon onayını almış olmasından o kadar da korkmamam gerektiğini anladım. Bu konuda yanıldım ve yanılmış olmama sevindim. 🙂 


“Roller dağıtılmış herkese, bize düşen de sıramız gelince oynamak”Ben biraz işin alfabesine ineceğim. “Kahramanın yolculuğu”ndan yola çıkarak yazmak istiyorum. Buradaki kahraman Muhafız değil, çok genel bir terim olan hikayelerin başkahramınıdır. Bizim buradaki başkahranımız ise muhafız Hakan’dır. Dizide kahramanın çatışması en yalın haliyle verilmiş. Nitekim bu çatışmayı hem kahramanda hem de izleyenlerde görmek mümkün. Kahramanımız gömleği giyerek geri dönülmez bir dünyaya adımını atmış olur ve asıl çatışma başlar. Gerçek dünya ile Muhafız için daha gerçek dünya(yaratılan dünya) arasındaki çatışma. Babası bildiği adamın ölümüyle bir anda yaşadığı dünyadan kendi gerçeğine uyanıyor başkahramanımız Hakan. Daha doğrusu uyanmak zorunda bırakılıyor. Ardından kabullenme, alışma ve benimseme sürecini izliyoruz. Bu süreç kahramanımız için sancılı geçiyor elbette. Kolay kaldırılabilir cinsten değil öğrendikleri. Daha sonra onun kahraman yapılmasının nedeni izleyicilere aktarılıyor, yani kahramana bir misyon veriliyor. İstanbul’u korumak ve en büyük düşmanı “ölümüz”ü bulmak. Hikayenin devam etmesi için artık tüm unsurlar hazır. İlk birkaç bölüm genel olarak Hakan’ın yeni dünyasına inanma ve seyirciye inandırma çabası ile geçiyor. Hakanın bu dünyaya nasıl inandığı tartışılır ama ucunda sevdiklerinin olduğunu öğrendiğinden itibaren başka çaresinin kalmadığını görüyor. İçsel çatışması, gel gitleri ve dönüşümü ile zorlu bir süreç oluyor. Babasının yakın arkadaşının kızı Zeynep alışma sürecinde Hakan’ın en ‘sadık’ ve acımasız öğretmeni oluyor. Başta da dediğim gibi Muhafız olmayı kahramanımız seçmiyor, ama sevdikleri ve ailesi uğruna bu görevi artık bir amaç ediniyor kendine. 

“Bi gömlek, bi yüzük, bi hançer”Muhafızı bekleyen sadıklar, muhafızın gelmesiyle harekete geçiyorlar. Bu hareketliliği o kadar uzun süre beklemişlerdir ki daha fazla kaybedecek vakitleri yoktur. Gömlek ile birlikte tüm İstanbul’un geleceğini sırtına alan muhafızı ölümsüze karşı eğitmek Zeynep’e kalmıştır. Muhafızın bir yandan her faninin olduğu gibi hırsları tutkuları hayalleri vardır, bir yandan kendini bir anda hiç bilmediği bir dünyanın içinde bulmuştur ki ucunda ailesi ve sevdikleri vardır. Bu yönüyle izleyiciye hem holdinglerin, sahiplerinin, kirli işlerin, satılmış polislerin, kenar mahallelerin, hırsın, öfkenin, saflığın, iyiliğin işlendiği normal bir Türk dizisi; hem de doğa üstü olayların yer aldığı bilim kurgu niteliğinde Amerikan yapımları havasını vaad ediyor. Seyirciye gerçek dünya ve  yaratılan dünya arasında başka bir dünya kurulmuştur. Ayrıca işleniş tarzıyla İstanbul tanıtımı açısından tam bir görsel şölen sunuyor. Verilen folkrolik ezgiler, yerel temalar en hoşuma giden kısmı oldu. Ancak ayrıntılara indiğimde eksikler gözüme çarptı. Özensiz diyaloglar, basite indirilmiş çekim, yaratılan dünyanın efektleri merakla beklediğimiz netflix dizisi için yetersiz kalmış sanki. Öyle ya da böyle içinde bolca tarih barındırması hoşuma giden bir diğer özelliği diyebilirim. 
 

Protector Of Istanbul Season 1

Bu arada merak edenlere favori çiftim Hakan & Zeynep. 🙂 Neden bilmiyorum ama Leyla’ya ısınamadım. Bir soğukluk ve gizem var. Hoşuma gitmeyen bir belirsizlik var Leyla’da. Hakan’ın da dediği gibi ayın karanlık yüzüne benziyor. Hakanı Sadık Zeynep’le sevdim ama Hakan’ın Leyla yanını sevemedim. Deyim yerindeyse Hakan Leyla ile birlikte olunca ‘salağa bağlıyor’ ki bu da muhafız için belki de en sakıncalı durum. Umarım ilerleyen bölümlerde Leyla, Hakan için bir zaafa dönüşmez. Zira Zeynep’in de dediği gibi kaybedecek daha fazla vakitleri yok.

Zeynep için ayrı bir paragraf açmak isterim. Zeynep güçlü, hırsları olan ve ne istediğini bilen bir karakter. Aynı zamanda çok iyi bir dövüşçü. Buna rağmen fazlasıyla gizemli olan Leyla’dan daha az tehlikeli diyebiliriz. Çünkü kartlarını açık oynuyor, net. Hedefi açık. ”Tavrı baştan belli” derler ya öyle, harbi kız. 🙂

Dizinin devam eden sezonlarda da takipçisi olacağım. İzlerken senaristin Dan Brown hayranı olduğunu düşündürttüğü için de ayriyetten çekti Muhafız beni. En başta da belirttiğim gibi bu yazıyı henüz 6 bölüm izleyerek yazdım, son derece genel bir yazı oldu. Sezonu bitirdiğimde bir son-söz niteliğinde yazının devamı gelebilir:)
Sevgiler…

Sen Anlat Karadeniz Nefes: Yolunu Bulmadan Önce Kaybetmen Gerekir

İki yıl önce üniversite son sınıftayım, diplomalı işsiz olmama 5-6 ay kalmış bende nereden çıktıysa bir tiyatro aşkı belirdi. Yeri mi zamanı mı tartışılırdı ama yüreğimin sesiyle kendimi bir tiyatro kursunda buldum. Geçirdiğim çok eğlenceli ve eğitici zamanları atlayarak son derslere geliyorum. Bir şeyler öğrendiğimizi düşünen hocam bana soyut, repliksiz ve tamamen hayal gücüme kalmış bir sahne görevi verdi… derken kendimi birden “denizde boğulmak üzere olan bir köpek yavrusunu kurtarmaya çalışan ve onun için endişelenen” birini canlandırmaya çalışırken buldum. Tam anlamıyla cebelleştim! :’) Baktığımızda “ne var ki bunda!” değil mi? Haklısınız bana verilmiş belirli bir metin veya replik olsaydı gerçekten de “ne var ki bunda?” Ama gel gör ki tüm bunları sadece vücut diliyle anlatmam istendi; hiçbir söz ve replik olmadan, bir “ah” bile demeden, kısaca çıt çıkarmadan sadece vücudumu kullanarak… Bir de şimdi düşünelim. Olmuyor değil mi? Okuyanların yarısı denemeye çalışmıştır, yarısı yapma hayalini kurup vazgeçmiştir. 🙂 Demem o ki eylemleri tamamlayan bir söz, bir ses, bir nefes olmadan, yaptığınız hareketlerin bir anlamı kalmıyor. Kolunu kıpırdatmasan da olur ama oturduğun yerden susadığını söyleyebilirsin. Kendimizi anlatmada, sesin hareketten daha etkili olduğunu biliyorken Sen Anlat Karadeniz’in 34. bölümünde Nefes’in mutfakta yemek yapmaya çalıştığı sahnenin oynayan açısından ne denli zor olduğunu tahmin edebiliriz. Bu yüzden; soyut bir sahnede, sadece vücuduyla bize çok şey anlatan İrem Helvacıoğlu’nu ayakta alkışlıyorum.


Bu yüzden sıkışan, bunalan, şaşıran, kaybolan Nefes’i bir nebze olsun anlayabildim ve haliyle sahneden fazlasıyla etkilendim. Hareketlerindeki çaresizlik öylesine derindi ki… Ne yapacağını bilemeyen, küçücük bir ev içinde kendini oradan oraya atan, doluya koyduğunu boşa koyup sonra tekrar doluya koyan ama hiçbir dengeyi yakalayamayan, kaçmak isterken aslında kaybolduğunu fark eden Nefes’in mutfaktaki hali, kendine bile sığamayan insan figürünü çok güzel betimledi. Bir şeyler yapmak isterken aslında hiçbir şey yapamadı. Yapmak istedi sıralamayı şaşırdı, yapmak istedi elinden düşürdü, yapmak istedi ellerine bulaştırdı, yapmak istedi vazgeçti… ve 5 dakika boyunca sahnede hiçbir söz olmadan bizi içine aldı. Kısaca Nefes yaşadı, biz izledik, hatta o çaresizliği duyduk. Nefes, tüm bu cebelleşme sonunda yine oğluna sarılarak duruldu. 5 dakika boyunca kendisiyle girdiği içsel mücadeleden gözyaşlarını akıtarak kurtulmaya çalıştı. Oğlundan özür dilemesi, kaybolduğu yolda kendisiyle birlikte oğlunu da sürüklediği için duyduğu suçluluk duygusundan kaynaklıydı.


“Kırılmış bir gurur incinmiş bir yara gibidir. Ne değerse değsin acıtacaktır…”Dizide Osman hocanın şifa olmadığı bir Vedat kaldı sanırım! Öyle güzel konuşuyor ki o anlattıkça tüm yüklerinden kurtulup hafifliyorsun<3 Tahir ve Nefes’in ayrı kaldığı zamanlarda aralarındaki duygusal dengeyi öyle güzel sağlıyor ki. Tüm anlayışıyla, naifliği ile Osman hoca Nefes-Tahir arasında bir köprü oluyor adeta. Dertli olan şifasına koşuyor, dermanını buluyor. Tahir’in çaresizliğini bilen tek kişi iken, Nefes’in derdini görüp dermanını bilen de yine Osman hoca oluyor. “Onun derdi iki göz ev değil ki… O sudan çıkmış balık gibi çırpınıp duruyor.” Bu replik için Nefes’in çaresiz halinin kilit noktası diyebiliriz. İki bölüm önce Asiye’nin anlattığı kelebek-koza hikayesinin benzerini, yine Tahir’e anlatmaya çalıştı aslında Osman hoca. “Gölgeni eksik etme, fazla da üstüne düşme. Ne sevgine aç bırak onu, ne de ilginle boğ.” Kendisine bir yol çizmek için çabalayan Nefes’in şuan tam da ihtiyacı olan cümleleri kurdu aslında. Tahir’in çaresizliğini bilen tek kişi Osman hoca Tahir’e çaresini sunuyor. Nefesin yaralarını sarmak için uğraşan Tahir’e, Nefes’in incinmiş gururunun karşısında boşa çabaladığını söylemek istiyor. Uzun mesafede koşan bir atleti, bitiş çizgisine gelmeden hemen önce yoruldu diye pistten çekip alırsan o yarışı hiç tamamlayamayacak. Osman hoca Tahir’e destek olayım derken (Tahir için çok ağır bir tabir olacak biliyorum) köstek olma arasındaki ince çizgiyi gösteriyor.


“Senin yanın cehennemi cennete çevirdi evet ama iyi ya da kötü hep birinin yanı…” Nefes ne istediğini açıkça dile getiriyor aslında. Tahir’in ne olursa olsun yanında olacağının bilerek ama yalnız çıkmak istiyor bu yola. Tek başına bir şeyler yaptığını bilirse Tahir’in fedakarlığını daha çok hak edeceğini düşünüyor. Çünkü şuan incinmiş gururu Tahir’in sevgisini bile hak etmediğini düşündürtüyor ona. Doğum sancıları çeken biri ancak içindekini çıkararak bu sancılardan kurtulabilir. Ve ne yazık ki sancı sadece çekenin içindedir; onu ne başkasına satabilirsin, ne devredebilirsin, ne sıranı salabilirsin, ne de sancıyı erteleyebilirsin. Çocuğa “şimdi doğma” denir mi! O kozayı Nefes kendi elleriyle, gerekirse tırnaklarıyla kıracak. Belki çok kez yıkılacak, ağlayacak, canı acıyacak, sırayı şaşıracak, pes edecek ama sonunda kelebek olup güçlenmiş kanatlarıyla uçabilecek.


Bu anlamlı sahneler için senaristimiz Erkan Birgören’e teşekkür ederim. Bize, enkazın aslında gücün bir önceki evresi olduğunu anlatıyor hikayesinde. Küllerinden doğan bir Nefes Kaleli izlemek son derece keyifli olacak. Nefes Lezzetler Ltd. Şti. ilerde şubeler açacak eminim:) Sendeyiz hocam. Beklemedeyiz. Sevgiler… 

Türkiye’nin Femme Fatale’si Kara Melek

“Derbeder yine gönlüm

Yalandır her gülüşün her bakışın kimsin sen?

Hem melek hem de şeytan

Ağlayan ve ağlatan aynı insan kimsin sen?

Kanayan yüreğimde dinmiyor yangınlar

Kahrolur gider mi sana aşık yürekler?

Sevdim dedin hiç sevmedin sen kimleri mahvettin kara melek

Sen bu hayat oyununda zalim bir yürek

Sen mutluluk masalında kara bir melek”

Jeneriği bilenler müziği ile söylemeye başladı bile!

90’lı yıllar, ülkenin dizi sektörüne henüz atıldığı, teknik açıdan yetersizlik ve imkansızlıklar olmasına rağmen dizi sürelerinin yorgunluğa sebebiyet vermediği, çılgın tüketimin ve sektörde akıl almaz rekabetlerin olmadığı mutlu zamanlardı. Çoğu şeyde olduğu gibi sektör de daha insancıldı… Aynı zamanda heyecanlı da bir dönemdi. Ülke, yerli diziyle yeni yeni tanışıyordu. Daha ötesini göreceğimizi umarak değil, kendimizden bir şeyler izleyeceğiz umuduyla geçiyorduk ekran başına. ‘ne varsa eskilerde var’ derler ya hep, işte bu yazım bu sözü destekler nitelikte olacak. O kadar yaşlı değilim ama 90’lar kuşağını görecek/bilecek kadar eskiyim ve de şanslıyım. <3

90’ların sonunda bir Kara Melek furyası almış başını gitmiştir ki bilenler bilir. Her hafta ülkenin nerdeyse yarısı ekrana kilitlenir, ertesi gün herkes Yasemin Saylan’ı, bitmek bilmeyen entrikalarını ve yasak aşklarını konuşurdu. Yine ne işgüzarlıklar yapmış Kara Melek? Kimi aşık etmiş kendisine? Kaç kişiyi kandırmış ya da kaç kişiyi dolandırmış? Kaç kişinin duygularıyla oynamış? vs… halk dilinde biz öylelerine ‘yatacak yeri yok’ desek de bizi kendine çeken bir şeyler vardı Kara Melek’te. Adı da oradan gelmiyor mu zaten! ‘dışı seni içi beni yakar’ misali, dışı melek(dişilik, güzellik), içi kapkara bir yürek!  Cazibesi, seksepalitesi Yasemin Saylan’ın en büyük gücüydü. Öyle bir albeniye sahipti ki insanın bir daha inanası geliyordu! Ha bide zekası var tabii. O kıvrak zeka unutulur mu! Şeytana pabucunu ters giydirecek cinstendi.

Kara melek’ten bahsederken Sanem Çelik’i es geçmek büyük ayıp olur. Bu rol adeta onun için yazılmış gibiydi. Bu rol; Sanem Çelik için biçilmiş bir kaftandı. Ya da Sanem Çelik sanki bu rol için doğmuştu. (Nitekim geçen sezon Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz dizisinde izlediğimiz Ceylan karakteri izleyenlere Kara Melek’i çağrıştırdı, hatta birçoğu Ceylan’ı, Kara Melek’in 2017 versiyonu olarak gördü.) O zamanlar sektöre yeni atılan Sanem Çelik için de kendini kanıtlama adına en büyük fırsattı ki bu fırsatı en güzel şekilde değerlendirdi.

1996-97 yılında başlayıp yayın hayatına 3 sene devam edip en son 2000 yılında biten dizinin kadrosuna tam bir şampiyonlar ligi diyebiliriz. Başrollerinde Sanem Çelik, Ece Uslu, Mustafa Alabora, Zerrin Arbaş ve Aliye Uzunatağan vardır. Bu isimlerin yanı sıra, sonraki yıllarda büyük başarı yakalamış dizilerde izlediğimiz ve hala adından söz ettiren isimler de bulunuyordu. Bu isimler; Mehmet Ali Alabora, Toprak Sergen, Halit Ergenç, Tuba Ünsal, Ege Aydan, Görkem Yeltan, Asuman Dabak, Ebru Akel ve Şenay Gürler gibi parlayan isimlerdir. Dev kadrosu ve konusu kendi döneminde bulunması zor bir başarıya ulaşıp reyting rekorları kırmıştır. Nitekim; tıpkı Sanem Çelik gibi bu isimler için de Kara Melek bir fırsat ve bir okul niteliğindeydi. Dizinin konusundan kısaca bahsedecek olursak: Yasemin ile Şule çok iyi arkadaştırlar Şule iyi kalpli cana yakın fakat Yasemin her zaman kendi çıkarlarını düşünen kıskanç, zengin yaşamak isteyen kötülük yapan bir şeytan(entrikacı). Zengin yaşamak isteyen Yasemin en yakın arkadaşı Şule’nin babası Nahit Seylan’ı baştan çıkarır ve onunla evlenir. İşte o evlilik gününden sonra Yasemin o eve girer ve tüm entrikalar başlar. Acılar, gözyaşları, cinayetler, değişimler, yalanlar, ihtiraslar, gerilimler, korkular, intiharlar, ihanetler, aldatmalar, şantajlar, tehditler, ölümler, dramlar ve maceralar başlar.

Yasemin ile Şule arasında geçen diyalogtan kısa bir kesit:

Şule Saylan: İtiraf ediyorum hata ettim. Senin iç yüzünü anlatınca babamın senden soğuyacağını sanmıştım.

Yasemin Saylan: Sen aşkı bilmiyorsun kızım.

Şule Saylan: Sen biliyor musun?

Yasemin Saylan: Kullanmasını biliyorum.

Peki böylesi bir dizi nasıl oluyor da bu kadar benimsendi?

Aslında en başta bu soruyu anlamanız için tavsiyem izlemenizden yana olacaktır. ‘Türkiye’nin gelmiş geçmiş en kötü karakterleri’ listesinde adını yazdırmış olan kara Melek aynı zamanda ülkede kötü karakterin başrolde olduğu ilk dizidir. Sürükleyici senaryosu izleyiciyi ekrana kilitledi. Ayrıca bitmek bilmeyen entrikası ile ülkenin adeta yerli pembe dizisi oldu. Yerel esintiler bulamayacağımız dizi, 2000’lere az kala erken modernitenin de habercisi niteliğini taşır. Bunların yanı sıra böylesi kötü örneklerle dolu bir karakter olmasına rağmen dönemin genç kızlarının Kara Melek özentisi de bir rüzgar gibi yayılıyordu. Tıpkı daha sonraları yayılacak Yılan Hikayesi(Memoli), Zerda, Sıla(meşhur Sıla tokalarıJ), Gümüş, Aliye rüzgarı gibi…

Kara Melek bir Femme Fatale örneği midir?

Her şey Yasemin’in para pul şöhret zenginlik arzusuyla başladı. Bu arzu sonraları intikam hırsıyla harmanlandı, büyüdü ve geri dönüşü olmayan tehlikeli bir yol halini aldı. Onun deyimiyle ‘zengin olmanın bir yolu olmalı’ idi. Bunun için ne gerekiyorsa yapmaya hazır olan Yasemin tüm gücünü kullanmaktan çekinmedi. ‘ağlamayana mama yok’ lafını en iyi Yasemin bilebilirdi. Amacına ulaşırken son derece profesyonel ve duygularından arınmış bir şekilde hareket ediyordu. En büyük kurtarıcısı ‘timsah gözyaşları’ , en büyük silahı da ‘kıvrak zekası’ idi. Ancak sadece zekası, dişiliği, seksepalitesi değil; kendine duyduğu mükemmel bir özgüvenle herkesi kendisine hayran bırakıyordu. Bir de üstüne 90’ların retro giyim tarzını eklersek Femme Fatale benzetmesinin yapılmaması için hiçbir neden kalmıyordu.

Dizinin tüm bu başarısının büyük çoğunluğunu elbette Türkiye’nin Kara Melek’i Sanem Çelik’e ve dengeleri altüst eden bir karakter çıkardığı için senarist Nuran Devres’e borçluyuz.

Yazımı sabırla okuduğunuz için teşekkürler…

Sevgiler…

@saturnyaziyor (Twitter)

Vedat: Sevgide Israrcı Olunur mu?

Sevgide Israrcı Olunur Mu?

‘Lütfen beni sev…’ kulağa ne kadar naif, hoş ve anlayışlı bir cümle gibi geliyor değil mi? Hatta yalvaran bir anlam dahi içeriyor. Öyle de! Bu cümlenin öncesini ve sonrasını bilmeyene kadar nasıl anlaşılıyorsa öyle. Bir de söze ‘neden beni sevmedin…’ ile başlayan bir cümle ile giriş yaptığınızı düşünün. İnsanı  öncelikle afallatan bir soru cümlesi… ‘nasıl yani?!’ bunun sorusu mu olur! Bunun nedeni, niçini, emrivakisi, gönül koyması mı olur! Olabilir mi yani? Aklımızın almayacağı şeyleri mantığımıza yerleştirmeye çalışıyoruz, ama haklısınız mantığımız sorulara anlam veremeyerek hepsini bize geri iade ediyor. Ancak Sen Anlat Karadeniz’in kötü adamı (artık kötü demek bile yetmiyor) için bu çok basit bir soru! Yani anlayacağınız Vedat bu soruları çoktan mantığına yerleştirmiş bir de hakkı varmış gibi soruyor. Üstelik soru cümlesi ile değil, hesap sorma cümlesi ile… yani sonuna soru işareti yerine ünlem koyulan cinsten! Bize pek de normal gelmeyen soruya kendince cevap bulan Vedat, cevaplarıyla aslında içinde bulunduğu durumun ne kadar dışında kaldığını gösteriyor bize. Belki de dışında kalmayı tercih ettiğini… Bu ayrım özünde basit bir ayrım olsa da bizim özümüzde biraz karmaşık. Sevilmemesinin nedenini tamamıyla fiziksel algılayarak ‘güzellik/çirkinlik’ gibi göreceli, hatta geçici bir şekilde sunuyor bizlere. Bizim için kötü hep kötüdür ve ne söylese haksız/yanlıştır. Ama aslında bilmeyiz, bilinçaltımızın bizi ilk olarak güzel olana yaklaştırdığını, çirkin olandan uzaklaştırdığını… bilmeyiz, kötü karaktere eleştiri yaparken aslında özeleştirimizi yaptığımızı. Doğanın kanunu da bu değil midir? Annesi tarafından bile dışlanan çirkin ördek yavrusu kuğulara bakıp iç geçirmemiş miydi…

Vedat, kendini çirkinlik cevabıyla tatmin edememiş olacak ki bu sefer mantığa daha yakın bir cevapla çıktı karşımıza. ‘sinirlilik’ Sinirlerine hakim olamama, yakma, yıkma, yok etme, acıtma, yaralama, zarar verme, berbat etme… aklımıza gelebilecek her türlü zararı büyük bir hırsla, sinsi planlarıyla, freni patlamış araba gibi hızını alamayarak ilerliyor. Bunları yaparken önündekine, arkasındakine, yanındakilere hatta kendisine tamamıyla kör bir hal alıyor. ‘Hal alıyor’ diyorum çünkü biz her ne kadar Vedat’ın sürekli zarar veren halini izlesek de zamanında dışarıdan aslında ne kadar normal ,saygı duyulan insan(iş insanı) yönünü de gördük. Yok mudur böyle insanlar? Vardır! Hem de sağımızda, solumuzda hatta içimizdeki ‘ego’da! ‘Hadi canım!’ dediğinizi duyar gibiyim. Bunu ben değil Freud amcamızın ‘yapısal kuram’ı söylemiş vakti zamanında. Ben de Sigmund Freud’un yalancısıyım vallahi.J Freud; herkesin ilkel bir tarafının olduğunu, hal ve hareketlerin hatta düşüncelerin mantık ile hiçbir bağlantı kurulmaksızın gerçekleştirildiğinin, kişinin kendini var etme çabasından ibaret olduğunu anlatan kuramı. Yani insan ruhunun en karanlık diyarı… tıpkı Vedat Sayar’ın karanlıkları gibi… tıpkı mantığa sığmayan hal, hareket, tavırları gibi… Nitekim dinmek bilmeyen öfkesi de hırsı da sadece alt benliği(id)’nin esiri olduğu için… her neyse bu konuda işi ehillerine bırakıp ben yazıma devam etmek istiyorum 🙂

Ama Vedat için karalık yanının tek suçlusu Nefes! Ona bir adım ilerleseydi, bir kere yüzüne gülseydi belki deli divanesi, kulu kölesi olacaktı Nefes’in… dengesiz bir tahterevalliyi dengeye getirelim derken bu sefer tahterevallinin diğer ucuna gitmişiz. Hay Allah! Bir anormal düşünce daha, iflah olmaz bir Vedat Sayar daha! Yazının başında dediğim gibi öncesini ve sonrasını düşünmeden sadece bu sözlere odaklanın ‘…sen bana bir kere gülseydin… bir kere sevseydin… seni bir an olsun sevmekten vazgeçmedim… asla vazgeçmedim… seni seviyorum… seni çok seviyorum…’ ne kadar naif ve hoş sözler değil mi? Hatta tercih edilesi, imrenilesi sözler… ne kadar sevgi dolu… ama tüm bunlara rağmen yine bir aşırılık var değil mi? Hem de her aşırılıkta olduğu gibi bunun da ürkütücü bir tarafı var. Bir aksilik yok mu bu işte! Halbuki tercih edilesi demiştik az önce. Öncesini sonrasını bilmesek bile, aşırılıktan dolayı bir ürkütücülük olduğu aşikar. Yalnız bu cümlelerin öncesini, sonrasını, arasını düşünüce takıntının en tehlikeli boyutunu görüyoruz. Nefes’in dik başlılığı, kendinden ödün vermeyen tavrı, ona boyun eğmemesi Vedat’ı hem daha çok hırslandırıyor, hem de ona daha çok bağlanmasına sebep oluyor. Nefes’in kararlı duruşu Vedat’ı aksine daha da tutarsız yapıyor, onun tüm dengesini bozuyor. Nefes, Vedat’a ‘hayvan leşine bakar gibi’ baktıkça, Vedat tüm bu karanlık halleri kendine hak görüyor.

 Düşünceleri psikopat bir hal almış karakterin yanısıra sürekli kendiyle çelişen, hırsının esiri olmuş tehlikeli bir karakter izliyoruz. İşlenen iyi/temiz karakterlerin(kahramanların) aksine bir işi ayakta tutan, o işin belkemiği karanlık bir ruh haline bürünmüş ‘kötü karakteri’dir. Yani, işin en sürprizli tarafıdır. ‘delidir ne yapsa yeridir’ misali insanlık dışı, mantıkdışı ne varsa Vedat’a yakıştırabiliyoruz. Çünkü o, kötülerin kötüsü Vedat Sayar. Sürprizli olduğu kadar zorlu, hatta yorucu bir karakter olan Vedat Sayar’ı canlandırdığı için de Mehmet Ali Nuroğlu’nu ayrıca tebrik etmek gerekiyor. Mehmet Ali Nuroğlu’nun bir röportajında okumuştum: sahnelerden sonra bir süre kendisine gelemediğini ve hatta sakinleşmek için yogaya başvurduğunu söylemişti.  Sevgili Mehmet Ali Nuroğlu, izleyenleri nefessiz bırakan sahnelerden sonra bir süre kendinize gelememekte o kadar haklısınız ki! Kötü karakterler genelde -canlandıran kişi de dahil- sevilmez. Ama kötünün de kötüsü bir karakterin sevilmeyeceğini kim söylemiş! İyi ki bizim kötümüz siz oldunuz. Her hafta soluksuz izlediğimiz sahnelerin kahramanı, başarınız daim olsun.

Sevgiler…

error: Korunan İçerik!